24 Nisan 2007 Salı

MİSYONERLİK… DİN… HOŞGÖRÜ…

Malatya’da ve onun öncesinde Trabzon’da yaşananlar, bana birkaç yıl önce, bir televizyon kanalında geç saatlerde izlediğim Ceviz Kabuğu programını ve izleyip duyduklarım karşısında yaşadığım şaşkınlığı ve üzüntüyü hatırlattı.

Hulki Cevizoğlu’nun konukları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı vardı ve programda Misyonerlik, Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü masaya yatırılıyordu. Cevizoğlu elinde, kapağında Hz İsa’nın dönüşü ve insanlığı kurtarışıyla ilgili bir başlığı olan Türkçe bir dergiyi kameraya doğru tutuyor ve özetle ‘hem dinlerarası diyalog diyorsunuz, hem de ülkemizde misyonerlik faaliyetleri yürütüyor ve bizi Hıristiyanlaştırmaya çalışıyorsunuz’ demeye getiriyordu. Buraya kadar aslında tam katılmasam da bir şekilde kendi içinde tutarlıydı konu.

Ta ki telefona St. Antuan Kilisesi Cemaati Sorumlusu Konstantino Çedolini’nin bağlanana kadar...

Çedolini’ye diyalog ve hoşgörü konusunda cemaat olarak gerçekten samimi olup olmadıkları soruldu ve o da soruya evet cevabı verdi. Ama program sunucusu elindeki dergiyi kanıt olarak gösterip bu samimiyete inanmadıklarını vurguluyordu.

Çedolini, Müslümanların inançlarına saygılı ve hoşgörülü olduklarını, aksi halde çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede nasıl yaşayabileceklerini, ancak her hür insan gibi kendi inançlarını yayma isteklerinin de doğal olduğunu anlatmaya çalışıyor fakat bir türlü sözlerini tamamlayamıyordu çünkü sık sık sözü kesiliyordu.

Sonra konunun oraya nasıl geldiğini tam hatırlayamadığım bir soru soruldu kendisine:
“Siz Hz. Muhammed’in son peygamber olduğuna inanıyor musunuz?”
Çedolini’nin “Hayır inanmıyorum, inansaydım zaten Müslüman olurdum.” demesiyle ortalık toz duman oldu.

Hulki Cevizoğlu ; “Dinler arası diyalog nasıl yapılacak, hala anlamış değilim. Sen Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmeyeceksin, İslam dinini hak din olarak kabul etmeyeceksin, sonra da dinler arası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz. İşte Avrupa’nın gerçek yüzü. Aslında onlara teşekkür ediyorum. Gerçekleri bu kadar açık söylüyorlar.” diyerek gecenin o saatinde gözlerimin faltaşı gibi açılmasına sebep olurken Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı,
“Ben Hz İsa’ya inanıyorum. Sen Hz. Muhammed’e inanmıyorsun. Ondan sonra dinlerarası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz! Bu diyalog bitmiştir” dedi ve ben o anda bunun bir şaka olup olmadığından şüpheye düştüm.

Yahudiler, Hz. İsa’nın, kurtarıcı olarak yüzyıllardır gelmesini bekledikleri Mesih olduğuna inanmadıkları için Eski Ahit’e inanmaya ve mesihlerini beklemeye devam ettiler. Kendi inançlarında sabit kaldılar. Onun için biz onlara Musevi diyoruz. Hz. İsa’nın peşinden gidenlere ve Yeni Ahit’e inananlara ise Hıristiyan denildi. Hz. Muhammed kendisinden önce gelen peygamberleri doğrulayarak, son peygamber olduğunu ve kitabının da Kur’an olduğunu söyleyerek kendini tanıttı ve kendisine inananlara da Müslüman denildi. İnanmayanlar ise kendi inançlarında ısrar ettiler. Müslümanlar Hz. Musa’ya da, Hz. İsa’ya da ve diğer peygamberlere de inanıyorlar çünkü inandıkları kitap bunu onlara söylüyor.

Ama bir gayrimüslime “Ne yani, sen şimdi bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna inanmıyor musun?” diye sormak ve aldığı cevabı da “takke düştü kel göründü” diye yorumlamak nasıl bir bilgi ve mantık ürünüdür?

Burada ülkenin okumuş yazmış, hatta profesör ve gazeteci olmuş kişilerinin diyalog ve hoşgörü kelimelerini kavrayış ve yorumlayış tarzları, televizyon ekranında çocuk inatlaşması edasında bir Hristiyan din adamından mantıksızca hesap sorup, karşısındakini dinlemeden saldırmaları karşısında dehşete düştüm.

Elinde bıçakla boğaz kesen genç insanlar, dışardan değil içimizden çıkıyor. Neden ve nasıl bu koşullanmalara giriyorlar?
Misyonerlik suç mudur?
Biz Türkler Avrupa’nın çeşitli yerlerinde camiler açıyor ve kendi dinimizi yaymaya çalışmıyor muyuz?
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları sadece Müslümanlardan mı oluşuyor?
İnanç, adı üstünde bir inanıp inanmama durumu değil midir?
Bu şekilde tırmandırılan nefret ve düşmanlıklar ülkemize ne kazandırıyor?
Ya bizdensin ya onlardan tavrı hoşgörü denen kavramın neresine oturuyor?
Bizden olmayan herkes vatan haini, ajan mıdır?

O gece programı izlerken başlayan endişelerim, sonraları daha birçok benzer kutuplaşmalar içeren bir dolu aktivite, eylem, söylem ve programlarla maalesef pekişti. Bugün geldiğimiz noktada, korkarım daha da şiddet dolu günler bizleri bekliyor.
Günden güne iyice artan bu nefret ve tahammülsüzlük ortamında her yurdunu seven insanın, özellikle de fikir önderlerinin konuşmaya başlamadan önce söylediklerinin nerelere varacağını, savunduğu fikirleri dile getirirken üslubunun nelere yol açabileceğini iyi hesaplamalıdır.

24.04.2007, onpunto.com