30 Nisan 2009 Perşembe

Renaud Garcia Fons














Geçen akşam Beyoğlu'nda Mephisto'nun kapısından içeri girdim ve kulağıma çalınan müzikle büyülenip bir süre yerimden kıpırdayamadım. Sonra bu nedir diye sorduğumda Renaud Garcia -Fons'la tanıştım. Arcoluz albümüymüş. Jazzla aram çok da hoş değildir ama bu jazz başka jazz, sanıyorum modern jazz kategorisine girer. Akdeniz esintileriyle son derece melodik bir şekilde kontrbas, violin, flamenko gitar ve perküsyonla kendimden geçiyorum günlerdir...Muhteşem...

En son albümününn adı La Linea del Sur

22 Nisan 2009 Çarşamba

AŞK



Kitabı alırken aslında biraz önyargılıydım. Daha önceki romanlarını o kadar sevmemiştim çünkü. Ama hem konu 'aşk' olunca hem de içinde Mevlana ve Şems de olunca merakım ağır bastı. İyi ki de basmış.

Elif Şafak bu romanı neden İngilizce olarak yazmış diye düşündüm ilkin. Çünkü böyle bir roman Türkçe yazılsaydı çok daha zengin, çok daha lezzetli olurdu eminim. Belki de Türkçe edebiyatına pek güvenememiştir diye içimden
geçirdim. Bunda da doğruluk payı olduğunu hissediyorum açıkçası. Yazarın kendisi de bir röportajında “İngilizcem anadilim kadar iyi değil tabii ki ama bana heyecan veriyor. Yazarken İngilizce’nin yarattığı mesafe bana iyi geliyor” (Vatan Gazetesi, 22.03.2009) diye açıklamış bu durumu.

Romanın anlatımı ve kurgusu Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını hatırlatıyor biraz. Ama oradaki ‘yazarlık’ çok iddialı ve hayranlık uyandırıcıydı, bunda ise daha çok gönülden kopan bir akıcılık var. Dili filan önemsemiyorsunuz okurken. Önemseyecek olsanız kitabın geçtiği dönem itibariyle dilin aşırı düzlüğü sizi rahatsız edebilir. Fakat anlatılan ve size yaşatılan aşkın kendisi zaten öyle büyüleyici ki, yazarın varlığını bu hikâyede hissetmiyorsunuz bile.

Elif Şafak aşkı öylesine sahici, öylesine içten, sade, dürüstçe ve tutkuyla anlatıyor ki, bilmiyorum belki benzer duyguları daha önce çok yoğun yaşamışlığımdan mıdır nedir, tüm anlatılanları üstünüze alınıyorsunuz. Sanki bir yerlerden bu hikâye bana özellikle gelmiş-gönderilmiş gibi oldum okurken. Oradaki mistisizmden, sufizmden fena halde etkilendim galiba. Çok ağladım. Çok düşündüm. Ve deli gibi 'hissettim'. Kalbim hızlandı yer yer, heyecanlandım. Öylesine yoğun bir ilişki kurdum ki kitapla, bitince de ayrılamadım. Hala başucumda duruyor.

Hem Ella’nın başına gelen; hiç tanımadığı Aziz’le dünyanın bir ucundan yazışarak başlayan ve ilerleyen aşkın safhaları, kıvrımlarıyla, hayali ve sıradan gibi görünen ama aslında tümüyle ruhani, saf ve aynı zamanda ayakları yine de yere basan dünyevi (adına, sıfatına ne derseniz deyin) aşkla özdeşleşiyor (o mektupların tıpatıp aynılarını bir zamanlar birine yazmış olduğumdan olsa gerek?), hem de Rumi’nin Şems’le büyülenişini neredeyse ruhumda birebir yaşıyordum okurken. Şems’in kırk kuralını ise sanki bana söyleniyormuş gibi özümsedim, içselleştirdim. Eminim okuyan herkeste benzer duygular uyanmıştır.

Aşkla ilgili meselesi olanların kitaba balıklama dalmalarını tavsiye etmem. Çünkü hazırlıksız yakalanabilirsiniz.

Rumi’nin Şems’i kaybettikten sonra hislerini anlattığı bölümden:

Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsın. İçinde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsın. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gene de canını yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar. Bir daha gülemeyeceğini, asla hafiflemeyeceğini sanırsın. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece şu anı kurtararak… Gönlünün kandili sönmüş, zifiri gecede kalmışsındır. Ama işte ancak böyle durumlarda, yani iki göz birden karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır insanda. Kapanmayan bir göz…
Yani kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakınca her yerde görmeye başlarsın…” **

Yazarın kendisi röportajlarında konuşurken ilahi aşkla dünyevi aşkı ayırıyor ama romanda öyle değil. Aşkı dünyevisiyle, ruhanisiyle, önyargısız, olduğu gibi her şeyiyle bir bütün olarak almış. Aşk’ın kendisi zaten tanrısal bir şey değil mi?

İşte Şems’in Kırk Kuralı’nın biri:

Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi, cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya dışındasındır, hasretinde.


** Çağrışım yaptı: “ now i know you’re somewhere/ you’re everywhere to me/ you’re the color of the sky/ a reason to believe” By the Boab Tree, Ophelia of the Spirits- Australia Soundtrack Album,2008.

18 Nisan 2009 Cumartesi

İkinci Cumhuriyet Bunun Neresinde?


Mehmet Altan ve Ahmet Altan kardeşleri İkinci Cumhuriyet tezini ortaya attıkları günlerden beri biraz kuşkuyla, biraz da merakla takip ederim belki birçoklarımız gibi.

Bir yandan binbir çileyle, zorlukla, kanla ve devrimle kurulmuş olan Cumhuriyet’i ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü yer yer insafsızca, tarihsel zamanından bağımsız ve nefrete varan aşırı tepkisel bir şekilde yerden yere vurmalarına fena halde içerlerken diğer taraftan da yönelttikleri eleştirilerin doğruluk payını tartar ve zaman zaman hak da veririm. Hem kızar, hem kulak veririm ve böyle gelgitler içinde yine de takibi bırakmam.

Ahmet Altan’ı Taraf Gazetesi’ni kurup başına geçtiğinden beri ise daha çok şaşkınlıkla izliyorum. Yazılarını bir romancı derinliğinden özellikle arındırarak zeka seviyesi en düşük kişilerin bile anlayabilmesi için olsa gerek- en basit dille yazışı, fikirlerini irdeleyerek anlatmak yerine daha çok dikte eder hali, pazarlama ve satış eğitimi görmüşlerimizin çok iyi bildiği satış kapama dediğimiz (closing) soru sorarak ikna etme taktiğini uygulayan demagojiye çalan üslubu, yer yer saldırganlaşan tavrı…

Bazı aklı selim yazılarında yaptığı tespitlere katılmamak elde değil. Gerçek bir demokrasi ve özgürlük talebinin nesi yanlış?

Evet, bu ülkede hala bir Genelkurmay Başkanı büyük bir toplantı organize edip, bir başöğretmen edasıyla iç ve dış politikayla ilgili görüşlerini sıralıyor ve bunu neredeyse tüm TV kanalları canlı bağlantıyla duyuruyor ve bizlere bu çok normal geliyorsa burada bir yanlışlık var demektir. Askerin kendisini ülkenin gerçek sahibi gibi görüp ülkeyi yönetme sevdasından vazgeçmesi gerekir.(Asıl Sorun-Ahmet Altan-Taraf Gazetesi-15.04.2009)

Evet, Cumhuriyetimiz kurulduğundan beri Kürt sorununu bir türlü çözüme kavuşturamadı, hatta yatıştıramadı bile.

Çağdaş uygarlık seviyesini yakalama konusunda dünya sıralamasında hala çok acıklı yerlerdeyiz. Çok doğru.

Medyamız resmi devlet politikalarının güdümünde haber yapmakta veya yapmamaktadırlar. Ülkemizde gerçek bağımsız bir medyadan söz edebilmek çok anlamlı değil.

Evet, şimdilerde adı Ergenekon olan kontrgerilla diye bir örgütlenmenin varlığını yıllar evvel Başbakan Ecevit’in bizatihi kendi ağzından duymadık mı? Onbinlerce insanın ölümünden, karanlık olaylardan, ülkeyi kargaşalara tuhaf yollara manipüle etmek için pis oyunlar oynamaktan sorumlu değil mi bu karanlık güçler? Çok uzun zamandır bildiğimiz gerçekler değil mi bunlar? Ahmet Altan Tehlikeli Masallar (Can Yayınları, 1996) adlı romanında 90’lı yıllarda Güneydoğu’da yaşanan faili meçhul cinayetleri konu etmemiş miydi?

Ergenekon davasını ciddiyetle ele almak gerekir. Hepimiz darbelerden ve darbecilerden yıllarca yeterince acı çekmedik mi?

Evet, tamam, tüm bu eleştirilerin, tespitlerin çoğuna gerçekten katılmadan edemiyorum.

Fakat kendi kendini bitirmiş, varlıklarını yitirmiş, kül olmuş bir imparatorluktan devrimle doğmuş olan ve yalnızca 85 yaşında olan bir Cumhuriyet’e ve onun kurucusuna özetle ‘Beceremediniz işte, Batı medeniyetine yetişemediniz, berbat bir şey ortaya çıkarttınız’ diyerek bu kadar acımasızca yüklenirken insafsızlık etmiş olmuyor musunuz Sayın Altan? Modernleşmeyi başlatan, sanayi devrimine yol açan Fransız Devrimi’nden bu yana yaklaşık 250 yıl geçmiş. Zihniyet ve aydınlanma devrimi Rönesans’ı saymıyorum bile. Bugünkü batı demokrasisine ve medeniyetine ulaşamadığı için yerden yere vurduğunuz, kıyaslama yaptığınız 85 yıllık Cumhuriyet evet, ulusunun zihniyetini, kültür seviyesini yaşayış tarzının şekli kadar hızlı değiştiremedi. Haklısınız.

Geri kalmış bir toplum olmaktan pek de kurtulamadık.

Hepsinde haklısınız.

Asker meselesinde ve Ergenekon davasının ciddiyetle ele alınması konusunda da haklı tespitleriniz var. Fakat gözden kaçırdığınız ya da bakmak istemediğiniz bir nokta var.

Hani Çetin Altan'ın sıkça vurguladığı ve benim de açıkçası yine hak verdiğim cami parfümlü siyaset ile kışla parfümlü siyaset arasındaki sıkışmışlık durumu şimdilerde tamamen tehlikeli bir biçimde kutuplaşarak tırmanıyor. Farkında değil misiniz? Kitleler farkında olarak veya olmayarak bir şekilde manipüle ediliyorlar bugünlerde yine ne yazık ki. Her iki tarafın bağnazları çoğalıyor. Her iki tarafın şovenistleri ve hatta faşistleri…

Bir tarafta dinci cemaatler örgütleniyor, diğer tarafta onlara karşı laik Atatürkçü cemaatler örgütleniyor. Herkes kılıçlarını kuşanıyor.

Neden oluyor bunlar dersiniz? Neden bu çıkmazdan kurtulamıyoruz?

Çünkü Cumhuriyet bir devrimdi. Her devrim kendi karşı devrimcisini üretir. Hala devrim-karşı devrim çatışması içindedir ülkemiz ne yazık ki. Karşı devrim tehlikesine karşı, devrimci ruhların refleksleri hala çok aktif, çok taze, çok dinç. Ve bunların başında da ordu geliyor. Beğenirsiniz beğenmezsiniz bu böyle bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Buradan darbeyi filan savunduğum sanılmasın. Sadece durum tespiti yapmaya çalışıyorum.

Darbeciler tasfiye ediliyor diye çılgınca alkış tuttuğunuz Ergenekon Davası ise Sayın Altan, işte tam da bu iki kutbun savaşının devamı olmaktan öte bir şey değil. Ergenekon Davası’nın sonuçlanmasıyla birlikte darbeciler, gizli servis bağlantılı karanlık örgütler tasfiye edildi diyelim ki. Çok da güzel olurdu. Kontrgerilla ortadan kalkacak mı sanıyorsunuz? Her iktidar kendi kontrgerillasını oluşturabilir. Birileri gider, ötekiler gelir. Yani bu hesaplaşmadan yeni ve demokratik bir ikinci cumhuriyet çıkmaz. Çıksa çıksa yeni kavgalar, yeni husumetler çıkar. Önemli olan zihniyetlerin değişmesidir. Demokrasinin, medeniyetin, birarada yaşamanın özümsenmesidir.

Bu iki kutuplu mengeneden yakın bir zamanda nasıl çıkacağımız sorusu havada asılı duruyor hala.

Peki, Ahmet Altan çıkış yolu olarak ne öneriyor ona bakalım:

Güney Kore’nin en büyük özelliği, komünist Kuzey Kore’nin komşusu olmasıydı.

Batı, aynı ülkenin “komünizmi” seçen parçasıyla, “kapitalizmi” seçen parçası arasındaki farkı bütün dünyaya göstermek, kapitalizmin “üstünlüğünü” Güney Kore üstünden kanıtlamak için harekete geçti.

1950’li yıllarda bir çöplük olan Güney Kore, “kapitalizmi seçen fakir ülkenin” nasıl zenginleştiğinin gösterilmesi için bir “model” olarak kullanıldı.

Kapitalist Batı bu “modelle” övündü.
….
Benim anlayabildiğim kadarıyla, Batı dünyası, özellikle de Amerika, bütün İslam âlemine, “laikliği, demokrasiyi” benimsemiş bir Müslüman ülkenin ne kadar başarılı ve zengin olabileceğini Türkiye üstünden kanıtlamak istiyor.

İlk çıktığı seyahatte Türkiye’ye gelen Obama, bizim parlamentoda yaptığı konuşmada, “11 Eylül’ün Bush kimliğinde simgeleşen çatışmacı, savaşçı, düşman ruhunun sona erdirildiğini” ve “barış döneminin” başladığını bütün dünyaya açıkladı.
….
Türkiye’nin kendisine biçilen “rolü” becermesi, zengin olması ve örnek haline gelmesi için yapması gerekenler de açıkça belirtildi.
Önemli olan Müslümanlıkla laikliği birarada yaşatabilmek.
Mutlu ve zengin bir ülke olmak için her türlü desteği bulacağız.

Tarih, bize büyük bir imkân sunuyor.

“Makûs talihimizi” yenebileceğimiz bir fırsat bu.

Eğer, dünyanın, tarihin ve çağın bizden istediklerini gerçekleştirmenin bizim yararımıza olduğunu anlayabilir ve bunları gerçekleştirecek enerjiyi gösterebilirsek, çok kısa bir süre sonra, bugüne dek hiç bilmediğimiz bir huzurun ve refahın içinde yaşayacağız.”
(Elhamdülillah laikiz- Ahmet Altan-Taraf Gazetesi, 07.04.2009)


Ah, Ahmet Altan!

Amerika’nın yeni moda politikası bu ve biz de zengin olacağız, öyle mi?
Biz kendimizi düzeltemiyoruz bari Batılılar bizi düzeltsin.
Onların da işlerine geliyor nasılsa bizim de işimize geliyor.
Win-win situation!

Ben sizin gerçekten bu kadar saf olduğunuza inanmak istiyorum. Gerçekten…

Amerika daha dün bizi model bir Ilımlı İslam ülkesi yapmak istiyordu. Yeşil kuşakla başlayıp, dinci parti ve cemaat ötgütlenmeleriyle vs. giderek İslamlaştık. Şimdi laik-müslüman modern bir ülke olmamızı istiyor.

Yarın? Yarın nasıl bir fikir atacaklar acaba ortaya bizim hayrımıza?!?

Hem yeni bir fikir oluşumu galiba bu! Yani hem Müslüman çoğunluk olup hem laik, demokratik ve çağdaş bir cumhuriyet olmak. Amerikalıların fikri!

Sahi bu Birinci Cumhuriyet Amerikalıların yeni (!) fikri olduğuna göre sizin İkinci Cumhuriyet kime karşı ve ne zaman kurulacak?


11 Nisan 2009 Cumartesi

Yedi kat eller yakınım oldu...


Bazen, hani yıllardır bildiğiniz, sevdiğiniz ama o kadar da etkilenmediğiniz bir şarkı beklenmedik bir zamanda karşınıza çıkar ve oracıkta özdeşleşiverirsiniz onunla.

Bugün Silivri dönüşü radyoda Sertab'ın eski bir şarkısına rastladığımda bana da aynısı oldu. Sonra eve geldim ve Sertab'a imzalatmış da olduğum Lal albümünü arayıp durdum ama insanın kitap, film ve müzik hırsızı bir ablası olunca öyle arar arar bulamazsınız. Halbuki nasıl da dinleyesim vardı. Neyse sonra bilgisayarımdaki arşivde buldum.

Bir bahar günü beni hazırlıksız yakalayıp damarımdan tutan şarkı aslında biraz (!) arabesk, fakat bir o kadar da sahici. Şarkıların güzelliği de burdadır ya işte, sizi alır götürür, başka zamanlara, başka mekanlara, başka insanlara...

yok mu? senin insafın yok mu? / bir güleryüzün çok mu? /
dağ mısın, taş mısın?

uzak mı? bu eda, bu hal tuzak mı?/hak mısın bana, yasak mı?/
dost musun, düşman mısın?


iki gözüm seneler geçiyor/ gönül ektiğini biçiyor/
bir selam lutfet, bu ne çok hasret/ gel barışalım artık
canözüm bahar geldi/ dalları kiraz bastı

yedi kat eller yakınım oldu/ gel kavuşalım artık

Böyle yalın ve doğrudan. Gel barışalım diyor. Şarkıyı dinlerken, özellikle son dörtlükteki davetin sadeliği ve içtenliği insanı bu güneşli havada coşkun bir ruh haline garkediyor. En azından kimseyle küs kalamayan beni diyelim, daha da birşey demeyeyeyim. ( daha gelmem Davos'a! :)

Öyle sanıyorum Sezen Aksu bu şarkıyı Onno Tunç ile küs oldukları dönemde yazmıştı. Uzunca bir süre de öyle kaldıklarını hatırlıyorum. Onno Tunç'un ölümünden epeyce önce de iyi ki barışmışlardı.

İyi niyet ve barış elçisi miyim neyim bugün?

8 Nisan 2009 Çarşamba

Allah Yarattı Demem...


Başbakan’ın Yunus Emre’den alıntılamayı çok sevdiği bir söz var: “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü”

Ne kadar derin anlamı olan yüce gönüllü bir deyiştir bu. Her varlıkta Tanrı’nın tezahür edişini anlatır. Üzerinde çokça düşünülüp yorumlar yapılabilir aslında ama benim dikkati çekmek istediğim nokta bu cümlenin içinde barındırdığı iyi niyete, kucaklayıcılığa, olgunluğa, hoşgörüye ve samimiyete odaklanmakla ilgili. İçlerinde Tanrı aşkı olanların her varlığa O’nun bir tezahürü olduğunu düşünerek sevgi ve anlayışla yaklaşmasını işaret eder.

Böylesine içten bir sözü bizlerin hele hele başbakanımızdan duyduğumuzda içimizde iyi, olumlu ve sevecen duygular hissetmemiz beklenir değil mi?
Peki ama neden Erdoğan’ın ağzından bu cümleyi her duyduğumda bende böyle kekremsi, acı, eğreti bir tat bırakıyor? Onu düşündüm geçen gün.
O kadar sıklıkla kullanıyor ki üstelik. Acaba ondan mı? Hani bir şeyi çok sık söyleyince anlamını kaybeder, içi boşalır ya. Ama hayır. Daha ilk duyduğumda da aynı hisse kapılmıştım.
Başbakan bu sözü nerelerde, hangi konularla ilgili söylemiş ona bir bakalım:

Ermenistan ile ilişkiler konusunda yaptığı bir konuşmada, dinsel ve etnik milliyetçilik ve ayrımcılık yapmayacaklarının altını çizerken…


Kürtlerle ilgili görüşlerini belirtirken yine ayrımcılık yapmayacaklarını söylerken…

Kendilerine oy vermeyenlerle ilgili ayrımcılık yapmayacaklarını dile getirirken…

Medeniyetler İttifakı projesini ne kadar sahiplendiğini anlatırken…

Bir de Uşak’ta yaptığı bir konuşma sırasında kendisinden af çıkartmalarını isteyen bir vatandaşa cevaben "Af yok. Suç işleyen cezasını çeker. Devletin katili affetme yetkisi yoktur. Benim bildiğim kadarıyla, affetme yetkisi maktulün varislerine aittir. Af çıkarırsak haksızlık yapmış oluruz. Böyle bir yasa çıkarırsak zulüm yapmış oluruz. Allah'ın yarattığı kula zulüm yapamayız. Biz yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" derken…- görüldü(!) :) Bu en sonuncuyu anlamadım. Anlayan varsa bana anlatsın lütfen.


Ne güzel hep olumlu ifadeler bunlar, değil mi? Fakat benim anlamadığım niye Kürt olan bir insanı Yaradandan ötürü sevelim? Ya da bir Ermeni’yi. Yani onları da Allah yarattı diye mi seveceğiz. Bu koşula mı bağlanıyoruz her seferinde? Bu insanların sevilecek başka bir yanları olamaz mı? Benden olmayanı sevebilmemin tek şartı yaradanın hatırı mı olmalı?

Annemin pek sıklıkla kullandığı meşhur bir Laz Atasözü’nü (!) hatırlattı bu bana: “Köpeğin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır.” Yani katlanamadığınız, sevmediğiniz birine en azından onun yanındaki sevdiğiniz saydığınız birinin hatırına katlanmanız gerektiğine dair bir söz.


Yunus Emre’nin dizesinin elbette bu yukarıdakiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bunu söylemeye çalışmıyorum. Anlatmak istediğim Başbakan’ın ağzından sıklıkla bu sözü dinlerken içimde beliren ekşi, nahoş hissin sebebinin Erdoğan’ın bence bu sözü özümseyerek değil anlamını kaydırararak, farkında olmadan bilinçaltını ifşa ederek kullanışından kaynaklandığını seziyor olmamdır.


Ne diyor Başbakan? Bize oy vermeyenler de vatandaşımızdır. Onlara da hizmetimizi götüreceğiz. Biz Yunus Emre kültürüyle büyüdük. Onları da severiz, yaradandan ötürü.


Sanki bunun arkasından şu gelecek hissine kapılıyor insan : “Ah, sizi Allah
yaratmamış olsaydı var ya!" :)

Tamam, abarttım belki ama gözünüzün önüne getirmekte zorlanır mısınız yani Erdoğan’ı bu lafı söylerken? Hadi itiraf edin.


6 Nisan 2009 Pazartesi

Elif Şafak- Aşk




GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI:

"Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği "Bırak kendini, ko gitsin!"

Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!"

Elif Şafak Aşk adlı romanında 'Aşkın Şeriatı'nı yazıyor. Kahramanlarımız ise Şems-i Tebrizi, Celaleddini Rumi ve Ella Rubinstein adlı orta yaşlı bir kadın...

Halen okuyorum(ilgiyle). Yorumlar sonra...