31 Mayıs 2007 Perşembe

Gayikk turizm

Arkadaşlarımızdan biri bugün sayfasında yazmış. Diyor ki yazarımız, “Bir bölgede, turizm tesislerinin oluşma sebebi, taleplere cevap verebilecek olanaklara, sosyo-kültürel ve coğrafi anlamda sahip olabilmektir.” Büyük ölçüde doğru bir tanımlama ama yine de tartışmaya açık.

Bir bölgenin, her şeyden önce turistik bölge olarak değerlendirilebilmesi için en başta o bölgenin belli bir cazibeye sahip olması gerekir. Bu deniz-kum-güneş de olabilir, dağ-bayır-yeşillik de, yeri geldiğinde antik kalıntılar, yeri geldiğinde mistik ve bazı insanlarca kutsal anlamları olan yerler, vs. Turistik tesis kurulması ise bölgenin ilgiyi çekmesine bağlı olarak doğan ihtiyaçtan kaynaklanır.

Genel hatlarıyla biçim olarak ikiye ayırabiliriz turizmi. Bir, tamamıyla dinlenme ve eğlenme amacıyla yapılan ve genellikle yazın deniz-güneş-kum, kışın da kar-dağ öğelerini barındıran tipte tatil şekli; bir de tematik destinasyonlardan oluşan inanç turizmi, kültür turizmi, kongre turizmi, vb. dediğimiz tipteki turizm.

Gay turizmi diye bir şey varsa eğer, bunu hangi kategoriye koymak gerekir? Eğer bunu tematik kategoriye koyacaksak bunu bir tek Mykonos Adası için söyleyebiliriz. Çünkü orası bu reputasyonu bilinçli olarak kullanan bir destinasyondur. Ama Antalya’ya açılacak olan bir gay otelinin, dünyanın herhangi bir yerindeki veya İstanbul’daki ‘gay club’ lardan ne farkı vardır ki, hemen ‘Vay anam vay, gitti bizim şeref-haysiyet, gelenek-görenek, ananeler’ feryatları yapılıyor? Buraya gelecek olanlar “Antalya bir Gay Şehri’ ymiş. Hadi oraya gidelim” diyerek değil, deniz-kum-güneş üçlemesinden oluşan tatillerini belki daha rahat (!) edecekleri bir otelde geçirecekler. Tabii haklısınız, rahat bırakılırlarsa!

Üniversitede klüp kurulmuş, arkadaşımız yadırgamamış. Bir sakınca (!) görememiş çünkü o kulüp ona cinselliği ya da çarpıklığı (!) çağrıştırmamış. Yani bu insanlar sessiz sedasız, üniversite ortamında etliye sütlüye dokunmadan bir faaliyet yaptığında ses etmemiş, ama otel mi !!! ?? Aman Allahım, ne yani bu yumuşak ve maskülen insanlar (ne demekse) orada seks mi yapacaklar!!! Hemi de çarpık! Biz de bunu bilecek miyiz?!! (Nerden aklıma geldiyse Cem Yılmaz’ın o repliği şimdi: “Zeki Müren de bizi görecek miii?”) Fuhuş artacak, kıyamet kopacak! Koşun! (Bu arada fuhuş para karşılığı seks yapmak demektir. Alakayı kuramadım.)

Ama arkadaşımız haklı. Bu arkadaşımız gibi çığırtkanlar çok olacaktır, o nedenle bu otelin geleceğini pek parlak görmüyorum. Zaten her işimize gelmeyen olayda “Burası Türkiye” der çıkarız işin içinden. Bu defa da farklı mı olacak sanıyorsunuz?

Haklısınız, demokrasiler, özgürlükler hep bizim gibi olanlar için olmalı. Farklı, aykırı şeyler bizi bozar. Siz eşcinseller! Siz de oturun oturduğunuz yerde canım, kapalı kapılar ardında olun, bizim canımızı sıkmayın! Bizi eğlendirin, çalışın, üretin, vergi verin, aramızda olun ama biz sizin o halinizi yok sayalım, hatta bilmeyelim.

Gay turizmi filan bizim neyimize, biz geyik turizmi filan yaparız. Kafamız rahat olur, neme lazım.


31.05.2007, onpunto.com

29 Mayıs 2007 Salı

POLİS DEVLETİ

Yıllar önce bir gece, geç vakit bir davetten dönüyordum. Tek başıma (yoksa kadın başıma mı demeliyim!) arabamla yan sokakların birinden Bağdat Caddesi’ne döndüm ve peşime bir polis arabası takıldı. Sağa çekmemi işaret ettiler. Durdum. Önümde duran polis aracından bir polis memuru indi ve tuhaf bir şekilde arabamın sağına doğru yönelip kapıyı açtı. Ben ‘ne yapıyor?’ diye düşünürken kafasını içeri doğru uzatıp ehliyetimi ve ruhsatımı istedi. Evrakı verirken ‘sol camım ne güne duruyor?’ diye düşünmeden edemedim. İnceledikten sonra hiç de profesyonelce olmayan bir tavırla, gülerek “Rizeli misiniz?” dedi. Kanımın yavaş yavaş başıma doğru harekete geçtiğini hissettim ve içimden alkol kullanmamış olmama şükrederken sorusuna nazik bir şekilde cevap verdim ve ne için durdurulduğumu sordum. “Yanlış yerden döndünüz” dedi. “Hayır, yanlış yerden dönmedim. Zaten daha yeni çıktım ve döndüğüm yer de şurası.”dedim. Cevap vermedi. Ehliyetime bakmaya devam ediyordu. “Ehliyeti de C almışsınız” dedi. İlginç bir şekilde konuşmayı tekrar hemşerilik ve havadan sudan konulara getiriyor ve resmen sohbet açmaya çalışıyordu. Bir ara yan koltuğa bile oturabileceğini hissettim. Daha fazla dayanamayıp hafif sertçe “Pardon, bu konuşmayı neden yapıyoruz? Beni ne için durduğunuzu öğrenebilir miyim? Alkollü değilim. Yanlış da dönmedim.” dediğim anda adamın suratındaki cüretkar gülümseme bir anda dondu ve fikrini zikrine dönüştürdü: “Bacım, yanlış anlamayın. Biz gecenin bu vakti acaba alkollü mü dedik. Bizim yanlışımız olmaz. Aklınıza kötü şeyler getirmeyin canım. Buyurun ruhsatınız, iyi yolculuklar” diyerek geri adım attı. Biraz önce yanlış yerden döndüğümü söyleyen aynı kişiydi oysa. Gecenin o vakti, davetten döndüğüm için saçım, makyajım ve kıyafetim şıktı ve hepsinden önemlisi yalnızdım. Yorumu size bırakıyorum.

Bu anlattığım olay olduğunda henüz AB uyum yasaları, CMUK, vs. yoktu. Beni istedikleri gibi durdurup, arayabilirlerdi. Hatta gözaltına bile alsalar ne yapabilirdim bilemiyorum. Düşünmek bile istemiyorum. Tamamiyle keyfi bir durdurma ve yoklama(!) olayıyla karşı karşıyaydım.

Yıllar sonra AB uyum yasalarıyla bu keyfiyete yol açmayacak şekilde standartlarımız bir hukuk devletine yaraşır şekilde yükseldiği için gururlanır ve mutlu olurken Adalet Komisyonu’ndan geçen Polis Yetki Artırımı yasa teklifini duyduğumda ve okuduğumda neler hissettiğimi tahmin edersiniz.

İşte size bazı maddelerden seçmeler:

“Polis, DNA ve biyometrik bilgiler de dahil olmak üzere kişisel bilgileri, kişilerin rızası olmasa da toplayıp derleyebilecek.”
“Polis, silah ruhsatı, sürücü belgesi ve pasaport için başvuran, polis ya da özel güvenlik görevlisi olarak istihdam edilen, vatandaşlık başvurusunda bulunanlarla, gözaltına alınan herkesin parmak izin alacak. Alınan parmak izleri Emniyet bünyesinde oluşturulan bir sisteme kaydedilecek. Kayıttan 80 yıl sonra sistemden silinecek.”
“Şüpheli bir kişi, gözaltına alınana kadar, polisin istediği kadar alıkonulabilecek.”
“Polis şüphelenirse, istediği herkesi rahatlıkla durdurup arayabilecek. Durmayan kişi ve araçlara karşı zor kullanılabilecek.”
“Polis, durdurduğu kişi üzerinde silah olduğundan şüphelenirse, gerekli tedbiri aldıktan sonra giysilerini çıkarmasını isteyebilecek.”
“Polis, hakim kararı ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin yazılı emriyle, kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kağıtlarını ve eşyasını arayabilecek.”

Yani artık keyfi olarak, istismara çok açık bir şekilde kenara çekilebileceğiz(!) demektir. Temel insan hak ve özgürlükleri konusuna girmiyorum bile.

Hukuk reformunu bir türlü yapamamış olan Türkiye, AB sürecinde en azından gayret ediyorken, bu Polis Devleti zihniyeti ile resmen geriye doğru hamle yapıyor. Ama son aylarda ülkenin yaşadığı zincirleme olaylara bakıldığında bir yerlere doğru bir şekilde sürüklendiğimiz de açık.

Hadi bakalım Mehter Alayı! İki ileri, bir geri!

29.05.2007 , onpunto

18 Mayıs 2007 Cuma

Dedikodu gazeteciliği: ORAY

Yıllardır bir şekilde müziğin içinde olan biri olarak hep duymuşumdur. “Sezen Aksu besteleri araklıyor” diye bir söylenti vardır. Hem de iyi müzisyenler, konservatuar hocaları, vs.dir bunları konuşanlar. Daha doğrusu dedikodusunu yapanlar. Ben de iyi bir Sezen Aksu dinleyicisi olarak bu duruma ister istemez içerler ve “Hangi şarkısı nerden çalıntıdır?” diye sorar dururum. Hiçbir zaman da buna net bir cevap verilebildiğine şahit olmadım.

Müzisyenlerde kıskançlık inanılmaz boyutlardadır. Bunu müziğin içindeki herkes bilir. Hele ki beste yapmak söz konusu olduğunda hemen ahkam kesmeye başlarlar. Nota bilenler nota bilmeyenlere acımasızca yüklenirler ve o kişilerin çalıp çırptığını iddia ederler. Klasik bir okullu-alaylı çatışması. Hele bir de üretkenseniz vay halinize! Ama beste yapma yeteneği maalesef müziğin notasını, armonisini her bilenin otomatikman sahip olduğu bir şey değildir. Bu tanrısal bir armağandır. Bu armağanı bir de eğitimle desteklerseniz o zaman bambaşka bir boyuta erişebilirsiniz. Maalesef bunu okullular anlamak istemezler bir türlü.

Türkiyemiz’in çiçeği burnunda ünlü polemikçi-gazetecisi Oray Eğin, muhtemelen bu söylentilere dayanarak fırsatını da bulmuşken, lafı gediğine koyma konusundaki o tehlikeli egosunu tatmin etmeye çalıştı ama tam bir looser (!) görüntüsü vermekten kurtulamadı. Konu Onno Tunç’la ilgili olduğu halde, “Sezen Aksu yapıyormuş böyle şeyler” diye atıldığında Fuat Güner’in itiraz etmesine rağmen “Yapıyordur canım. Maskeler düşsün artık” diye ortaya desteksiz atarak müthiş bir gazetecilik örneği gösterdi. İşte gazetecilik budur! Kendisini tebrik etmek lazım! Magazin köşeleri yeni bir dedikoducu buldu kendine. Hayırlı olsun. Sonra da baktı ki beste konusunda Sezen Aksu’ya yüklenmesinin bir dayanağı yok, çünkü bu konuda Aksu, “Varsa eğer bu konuda şüpheleriniz ve belgeleriniz lütfen yargıya başvurun, cezamı çekmeye hazırım” diyerek gereken cevabı vermişti, “Neden siz eleştirilemiyorsunuz? Nedir bu tabular?” diye karşısındakini dinlemeden otomatik tüfek gibi aklına geleni söylemeye başladı. Tıpkı hiçbir bilgi birikimi olmaksızın kulaktan dolma öğrendiği birkaç sloganla kendini ispatlamaya çalışan yeni yetmeleri hatırlatıyor. Söylediklerinin altı boş.

Sezen Aksu’nun birkaç yıldır inzivaya çekilip basına konuşmamasının kendince nedenleri vardır elbet. Bunu kendisi bilir. Ancak özellikle sesinin ciddi olarak bozulmasına rağmen konser vermeye devam etmesi ve bu konuda basında hiçbir eleştirinin yer almamasını benim de garipsediğim oldu. Ancak bu bir tabu olduğundan mı, yoksa sanatçının aynı zamanda çok insani dostluklar kurmasından ve sanatına olan saygıdan mıdır? Dinleyicisinin onu kayıtsız şartsız sahiplenmesinden midir? Bunu iyi düşünmek ve sorgulamak lazım. Eğer ki gazeteciler Sezen Hanım’a ayrı bir ihtimam gösteriyorlarsa, bu sorunun muhatabı Sezen Hanım’ın kendisi midir? Bir insana “ Yahu, seni neden bu kadar seviyorlar da hiç aleyhine konuşmuyorlar?” diye bir soru sormak ancak bir çocuğun düz mantığıyla açıklanabilir. Eğer bu böyleyse, Sezen Hanım'ın özür mü dilemesi gerekiyor?

Hayatımıza bu denli nüfuz etmeyi başarmış kaç tane sanatçımız var?

Sezen Aksu ister beğenir ister beğenmezsiniz, bir fenomendir.
Sezen Aksu sapına kadar sanatçıdır.
Sezen Aksu bir ozandır.
Sezen Aksu bir değerdir.
Sezen Aksu bir kadındır.
Sezen Aksu bir insandır. Tüm defolarıyla varolan, çok özel bir insan.

Ayrıca, eğer ki bir şarkıcı bu kadar deforme olmuş bir sesle bile bu kadar güzel şarkı söylüyorsa, o şarkı söylerken insan bu kadar arınıyorsa, ben onu alıp başımın üzerinde taşırım. Yerlerde sürüklemeye çalışarak reytinglere kurban etmem, pamuklara sararım.

18.05.2007 tarihinde onpunto sitesinde yayınlandı.

1 Mayıs 2007 Salı

1 MAYIS AKP’NİN İNTİKAMI MI?

Bugünkü 1 Mayıs gösterilerinde ve daha gösteriler başlamadan polisin aldığı akıl almaz önlemler silsilesi (!), 12 Eylül sonrası, o sancılı ve ‘sakıncalı’ 80’li yılları hatırlattı.

Uzun yıllardır böyle bir 1 Mayıs yaşamamıştık. Peki, iki gün önce aynı valilik ve polis teşkilatı, görüşlerimiz ne olursa olsun hepimizin hayran kaldığı görkemli bir mitingi o kadar güzel yönetmişken ne oldu da bugün bu faşist tutum sergilendi?

Sabah saatlerinde insanları işlerine bile gitmekten vazgeçirecek kadar canından bezdiren ve trafiği felç eden yol kesmeler, aramalar, gösteri yapan gruplarla neredeyse çatışmaya girmeler, tazyikli su ve göz yaşartıcı bomba gibi sert müdahaleler, coplamalar, yüzlerce gözaltı, gazetecilerin yayın yapmasını engelleme, panzerlerle barikat kurulması vb. yıllardır görmediğimiz türden abartılı, düşmanca ve antidemokratik bir tavır sergilendi bugün.

Bütün bunlar ülkenin askeri yönetim altında olduğu yıllardaki uygulamaları hatırlatmıyor mu? AKP dört yıldır iktidarda ve ilk kez bu kadar şiddet içeren ve açıkçası provakatif bir tutum içerisinde olan bir müdahale görüyoruz. Neden?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından gelen ‘sanal darbe’ karşısında AKP iktidarı bugünkü olaylarla bize bir deja vu yaşatarak bir nevi intikam almaya çalışmış olabilir mi?

“Ey askerin siyasete burnunu sokmasına göz yumanlar! İşte hatırlayın bakalım o günleri! Alın size demokrasi! Alın size cumhuriyetin korunması ve kollanması! Nasıldı eski günler?”

Bu mudur acaba?
Umarım değildir. Çünkü bu ülkenin aklı başında ve aydın insanları ne askeri darbelerin ne de irticanın rotasına girmeyecektir.

01.05.2007, onpunto.com