15 Eylül 2008 Pazartesi

Can Simidi

Zehirlendim ben. Biri tarafından, sistemli olarak.

Denize atladım birgün; zaten bocalıyordum. Sonra birisi elini uzattı önce, derken yanıma atladı sulara.
Sarıldık bir süre.
Kısa süren yabancılık hissinden sonra onun da benimle benzer bir kaderi yaşadığına inandım. İnandırıldım. Ötekini arıyorduk ikimiz de.

Aslında tüm kadersizliğime karşın kuyruğu dik tutuyordum geldiğinde de, gidene kadar da…
Zayıf görünmeyi hiç sevmem.

Tutunduk birbirimize öyle belirsiz, derin, koyu renkli sularda.
Akıntı bizi nereye kadar sürükleyecekti?
Karaya çıkabilecek miydik?
Ölüme ne kadar yakındık?
Hiçbir fikrim yoktu...

Konuşuyor, birbirimizi anlamaya çalışıyorduk. Ve sanıyorum giderek birbirimize alışıyorduk. Ne tarafa gideceğimizi pek kestiremiyorduk, ya da birlikte gidilebilecek bir yer olduğundan bile pek emin değildik. Bildiğimiz tek şey bu birliktelik halinin ikimize de iyi geldiğiydi.

Kontrolü ne zaman bırakıp ona teslim ettim, hatırlamıyorum.
Baktım ki keyfince beni bir sarıyor, bir bırakıyor... Çok mutluydum yine de.
Gözlerinden hiç birşey okunmuyordu.
Derin ama mat, keskin ama ilişmeyen bakışları vardı. Size ne söylediğini anladığınızı sanırdınız kısa bir an için... Fakat sonra kararsız kalıp kendinizi aptal gibi hissettiren, tuhaf…

Suyun içinde, kaygan, yumuşak ama ürperten bir ilişki oluştu aramızda.
Gerçekten güvenebilir miydim ona?
Ya beni bırakırsa o derin sulara aniden? Tekrar kulaç atmayı başarabilecek miydim? Ya unuttuysam nasıl yapıldığını?

Tut beni, diyordum. Sımsıkı sar, bırakma.
Neden bilmem, çokça da içimden söylüyordum bunları.
İçimdeki sesi bastıramıyordum, belki ondandır.
'O keskin ve kendinden emin bakışlara aldanma' diyordu içimdeki o sinir bozucu ses. 'Aslında senden daha fazla korkuyor boğulmaktan...'

Ama sözleri... Tam tersine, öylesine içimi ısıtıyordu ki, içinde bulunduğumuz durumu bile unutuyordum bazen.

Birgün yüzünü avuçlarımın içine alıp, uzun uzun baktım gözlerine. Benimle gel, dedim ona.
Birden, aniden…
Kalın bir halat çekiverdi onu yanımdan.
Baktım ki aslında görünmez bir can simidi varmış onun.
Can simidi... Ucuna ip bağlı bir can simidi... Hiç riske girmezmiş meğer.

Öylece suları köpürterek gidiverdi.
Gözgöze dahi gelmedik bir an olsun.
Denizin ortasında kendimle ve suratıma sıçramış sularla baş başa kaldım.
Ne mi yaptım?
Önce anlamadım. Bakakaldım arkasından.
Sonra ölü gibi yattım suyun üzerine. Yüzmeye mecalim kalmamıştı ki.
Kolumu kaldıracak halim yoktu.
Zehirlenmiştim...
Köpüklerin durulmasını beklemem gerekiyordu.
Zehirse vücudumu pek hızlı terkedecek gibi görünmüyordu...
...
Şimdilerde arada bir yattığım yerden ona benzeyen karaltılar görür gibi oluyorum.
Kollarımı da oynatabiliyorum artık biraz biraz...

17 Temmuz 2008 Perşembe

YALNIZ BİR OPERA


Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin

Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim

Yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

Dile dökülmeyenin tenhalığında

Kaçırılan bakışlarda

Gündeliğin başıboş ayrıntılarında

Zaman zaman geri tepip duruyordu.

Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,

Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki.

Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,

Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,

Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin.


Yaz başıydı gittiğinde, ardından,

Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.

Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.

Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.

Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından

Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine

Çerçevesine sığmayan

Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine

Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.


Seni bir şiire düşündükçe

Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi

Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.

Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük

Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,

Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.

Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?

'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.

Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını

Takvim tutmazlığını

Aramızda bir düşman gibi duran zamanı

Daha o gün anlamalıydım

Benim sana erken

Senin bana geç kaldığını.


Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.

Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.

Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,

Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.

Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.

Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi

bakışıyorduk.

Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.

Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.

Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.

Şimdi biz neyiz biliyor musun?

Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.

Birbirine uzanamayan

Boşlukta iki yalnız yıldız gibi

Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca

Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız

Ne kalacak bizden?

Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim

Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında

Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden

Bizden diyorum, ikimizden

Ne kalacak?


Şimdi biz neyiz biliyor musun?

Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.

Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada

Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi

Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek

Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.


Kış başlıyor sevgilim

Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor

Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan

Oysa yapacak ne çok şey vardı

Ve ne kadar az zaman

Kış başlıyor sevgilim

İyi bak kendine

Gözlerindeki usul şefkati

Teslim etme kimseye, hiçbir şeye

Upuzun bir kış başlıyor sevgilim

Ayrılığımızın kışı başlıyor

Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,

Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,

Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır

Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır

İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun

Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar

Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,

Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar

Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,

Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.


Dışarda hayat düşmandır size

İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz

Bir ayrılığın ilk günleridir daha

Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup

Kulak verdiğiniz saat tiktakları

Kaplar tekin olmayan göğümüzü

Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç

Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz

Bakınıp dururken duvarlara

Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,

Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,

Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında

Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi

Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,

Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya

Kendimizi hazırlar gibi.


Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi

Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,

Ve kazanmış görünürken derinliğimizi

Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde

Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar

O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi

Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

Göremeseniz de, bilirsiniz

Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.


Bana zamandan söz ediyorlar

Gelip size zamandan söz ederler

Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.

Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.

Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.

Dahası onalar da bilirler.

Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.

Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki

hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak

kolay değildir elbet.

Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.

Zaman alır.

Zaman alır sizden bunların yükünü

O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe

çöker.

Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.

Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.

O boşluk doldu sanırsınız

Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.


Gün gelir bir gün

Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide

O eski ağrı

Ansızın geri teper.

Dilerim geri teper.

Yoksa gerçekten bitmissinizdir.


Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi

kavranır.

Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.

Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık

Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan

Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

Günlerin dökümünü yap

Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini

Kim bilebilir ikimizden başka?

Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış

Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,

Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği

Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün

Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya

Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor

Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

Bunlar da bir işe yaramadıysa

Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.


Bu şiire başladığımda nerde,

Şimdi nerdeyim?

Solgun yollardan geçtim.

Bakışımlı mevsimlerden

İkindi yağmurlarını bekleyen

Yaz sonu hüzünlerinden

Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim

Geçti her cağın bitki örtüsünden

Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından

Bakarken dünyaya

Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:

Çicek adlarını ezberlemekten geldim

Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların

Unuttuklarını hatırlamaktan

Uzun uzak yolları tarif etmekten

Haydutluktan ve melankoliden

Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden

Duyarlığın gece mekteplerinden geldim

Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti

Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları

Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.


Bu şiire başladığımda nerde,

Şimdi nerdeyim?

Yaram vardı, bir de sözcükler

Sonra vaat edilmiş topraklar gibi

Sayfalar ve günler

Işık istiyordu yalnızlığım

Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum

İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde

Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.

Karardı dizeler.

Aşk...Bitti. Soldu şiir.


Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım

Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde

Ask yalnız bir operadır, biliyordum:

Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.

Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim

Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu

El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk

Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:

Eksiliyorduk

Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim

Her otelde biraz eksilip, biraz artarak

Yani çoğalarak

Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin

Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında

Ağır ve acı tanıklıklardan

Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.

Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum

Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu

Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...

Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları

Ve açık hayatları seviyordu.

Buraya gelirken

Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim

Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri

Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi

Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...

panayır yerleri...

Ölü kelebekler...

Ölü kelebekler...

Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.


Adım onların adının yanına yazılmasın diye

Acı çekecek yerlerimi yok etmeden

Acıyla baş etmeyi öğrendim.

Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

İpek yollarında kuzey yıldızı

Aşkın kuzey yıldızı

Sanırsın durduğun yerde

Ya da yol üstündedir

Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar

Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar

Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.


Aşkın bir yolu vardır

Her yaşta başka türlü geçilen

Aşkın bir yolu vardır

Her yaşta biraz gecikilen

Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler

Gözlerim

Aşkın kuzey yıldızıdır bu

Yazları daha iyi görülen

Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler

İlerlerim

Zamanla anlarsın bu bir yanılsama

Ölü şairlerin imgelerinden kalma

Sen de değilsin. O da değil

Kuzey yıldızı daha uzakta

Yeniden yollara düşerler

Düşerim

Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda

Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında

Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler

Yaşamsa yerli yerinde

Yerli yerinde her şey

Şimdi her şey doludizgin ve çoğul

Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi

Şimdi her şey yeniden

Yüreğim, o eski aşk kalesi

Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

Dönüp ardıma bakıyorum

Yoksun sen

Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.


murathan mungan

16 Haziran 2008 Pazartesi

Çekip giden "The Kuş"lar

Akşamüstü sohbeti pek yerinde. Herkes bir yerinden tutmuş, kahkahalar, muziplikler, birbirine takılmalar havada uçuşuyor. Güneş gitmeye yakın, çiçekler kokularını şefkatle salmış, hafiften çocukluğumun yaz akşamlarını hatırlatan bir iyi niyet, içtenlik ve Akdeniz tembelliği tarafından kuşatılmışız sanki. Her zamanki vazgeçilmez ekibimiz yine bir aradayız. Geçen yıl okuduğum bir romanın adı geliyor aklıma : “Bir aradayız, hepsi bu” Olacak olan, olması gereken de bu kadar zaten. Hayatın belki de başka pek bir esprisi yoktur. Sevdiklerinin yanında güvende olmak, bir arada hep birlikte gülebilmek…

Biri radyoyu açıyor. Kenan Doğulu’nun daha önce defalarca kulağıma çalınan şarkısına bu defa dalıp gidiyorum:

Umduğum dağlara karlar mı yağdı/ içinde bu kadar öfke mi vardı/ ben demiştim demeyi, ezberledim gitmeyi/ insan sevdiğine böyle yapar mı?

‘Çözümlemen, yüzleşmen ve zor da olsa hazmetmen gereken bir saygısızlık var ortada’ diyen arkadaşımın sesi çınlıyor kulağımda. Haklı. Ama… diyorum, insan sevdiğine böyle yapar mı?

Birine veda etmek zorundaysan bile, yaşanmışlıklarının hatırına en azından veda edersin. Çünkü sevdiğini acıtmaya kıyamazsın. “Sevdiğini…”

Çok değil birkaç gün önce “tek gerçeği”nin aşkı olduğunu söylerken aniden başka gerçekleri olduğuna karar veriyor. Hayatın gerçekleri mi? Hiç sanmam. Arkasına bile bakmadan gidiveriyor. Peki, böyle büyük bir yalanı nasıl öylesine söyleyebiliyor?

Belki de biz ölümlülerin sorunu bu diyorum içimden. Karşındakini kendin gibi sanmak…

Ece Temelkuran ne güzel yazmıştı geçenlerde; ‘Senin gibi kuşlar’ diyerekten. Gidip kendime kendim gibi bir kuş bulayım, bir taze bahar ya da gamlı hazan. “Yılıyoruz ve sonra ayağa kaldırıyor bizi bize benzeyenler. Hayat küçük bir şey zaten: Sen, ben ve senin gibi kuşlar…

İçimi okşuyor bu sözler ama ah, bi' de benim gibi olduğunu sandığım bir kuş tarafından yeni gagalanmış, pardon, yaralanmış olmasaydım!

Sonunda kendinle kalıveriyorsun. Ve evet, “The Kuş” çekip gitmiş olsa bile, sana benzeyen diğer kuşlar varsa yanında şanslısın aslında... Mutlu olmalısın diyorum içimden küçücük ayaklarıyla sağa sola sevinçle koşuşturup duran minik prenses Ayda Hanım’a bakarken. Bak işte bir aradayız. Hepsi bu.

Ama Kenan, lütfen bırak artık!

“İnsan sevdiğine böyle yapar mı ?!?..”

Yapmaz.


11.06.2008

13 Mart 2008 Perşembe

Sandık Demokrasisi

Bir reklam sloganı vardı bir aralar: “Susuzluk hiçbirşeydir, imaj her şey”

Öyle bir iletişim çağında yaşıyoruz ki, bilgi akışının hızına, akan bilgilerin çokluğuna, çeşitliliğine yetişmek imkansız görünüyor. Hele ki Türkiye gibi çalkantılı bir coğrafyada yaşıyorsanız, gün içinde değişen haber başlıklarının, sürekli değişip duran gündem maddelerinin hangi biri hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmayı başarıp bir de bununla ilgili kendimizce nasıl fikir sahibi olabileceğimizi düşünün bir.

Zaten bunu yapmaya kalkışsanız zamanınız yetmez. Bütün gün her türlü işinizi gücünüzü bırakıp “her saat başı” ajansları, gazeteleri, televizyonları takip etmeniz gerekir.

Tüm bu bilgi kirliliği ortamında ortalama bir insanın yapabileceği ortalama davranış, ancak imajlar (intiba) üzerinden fikir sahibi olmaya çalışmaktır.

Yani bakıyoruz bir insana ya da bir kuruma; şöyle yüzeyselce bize değişik yollardan iletilen haberleri, mesajları süzüp kafamızda bir yargıya, bir kanıya varıyoruz: “Bu iyi bir insan”, “Şu kurum güvenilir bir kurum” diyoruz mesela.

Bu gayet normal bir durumdur. İletişim bilimlerinin Halkla ilişkiler dalında “Algılama Yönetimi” kavramı bu konuyla yakından ilgilenir. Algılama yönetimi kurum ve kuruluşların, onlara duyarlı olan bireylerde nasıl bir algılaması olması gerektiği üzerinde durur. Ve toplumun gözü önündeki kurumlar ve kişilerden bazıları toplumun kendileriyle ilgili algılamalarını, bu işi yapan profesyonellerin yardımıyla yönetir ve yönlendirirler. Yani bu algılama, intiba bırakma işi bu kadar ciddi bir konudur.

Bu durumda düşünüyor ve soruyorum:

AKP’ye oy verenlerin tamamı bu partinin -ılımlı veya değil- İslamcı yapısına mı vermişlerdir oylarını? Her kişi kendine göre beğendiği birtakım yanlar bulmuştur elbette. Kimisi ekonomik politikaları için, kimi muhafazakar bakış açısından ötürü, kimi kişisel çıkarına uygun geldiği için, kimi Erdoğan’ı yakışıklı bulduğu için bile oy vermiş olabilir. Evet, herkesin nedenleri farklı olabilir. Herkes kendi algılamasına göre davranmıştır.

Yüzde 47’lik insan topluluğu, topyekûn AKP’nin tüm tüzüğünü, gizli-açık hedeflerini ezbere biliyor da tamamıyla kayıtsız şartsız bu partiye destek veriyor gibi düşünemeyiz herhalde. Değil mi?

Durum böyleyken bir siyasi parti ben çok büyük oy aldım, demek ki bana oy verenler ben ne dersem arkamdadır, her yaptığımı destekleyeceklerdir gibi bir yargıya varabilir mi?


Şimdi AKP’ye dava açılması demek ona oy verenlerin tümüne açılmış bir dava anlamına mı gelir? “Demokrasiye kalkan eller” midir yargının açtığı dava?

Gerçekten demokrasi tanımımız bu mudur?!?

Günlerdir hayretler içerisinde izliyorum. “Yüzde 47 oy almış bir partiye nasıl dava açmaya cüret edebilir bir başsavcı?!?” deniliyor. Ne ilgisi var? Birisi bana anlatabilir mi acaba?

Hukukun üstünlüğü kavramı o kadar çok kullanılıyor ki artık ne anlama geldiğini bile algılayamaz hale geldik. Hukuk’un üstünlüğü demek, hukuk önünde herkes eşittir demektir. Aslolan hukuktur demektir. Bir kişi veya kurum anayasayı çiğnemişse veya çiğnediği “iddia ediliyorsa”, isterse yüzde 99 oy almış olsun hukuk önünde hesap verecektir demektir.

AKP ile ilgili suçlamalar henüz iddia aşamasındadır. Yani suçu henüz ispatlanmamıştır. Ama görülüyor ki AKP liler mahkemeye suçlu olmadıklarına dair savunma hazırlamak yerine, ağızlarından köpükler saçarak ve boyun damarlarını şişirerek bunun millet iradesine saldırı olduğunu haykırıyorlar. Yüzde 47’lik halkın arkalarında olduğunu söylüyorlar.

Aynı yanlışı medya da yapıyor. Anket yapıyorlar mesela: “ Sizce AKP kapatılmalı mı, kapatılmamalı mı?” “Sizce suçlu mudur, değil midir?” Biz nasıl bilebiliriz? Hukukçu muyuz hepimiz?

Hepimiz hukuk uzmanı olduk bir haftadır. İddianamenin ne kadar haklı veya saçma olup olmadığını tartışıyoruz.

Bu sabah Nazlı Ilıcak’ı dinledim bir haber programında. Bu aşamada AKP’nin yapması gereken sine-i millete dönmek ve seçimleri yenilemektir diyor. Nasıl yani? Millete mi oylatacağız AKP’nin anayasayı çiğneyip çiğnemediğini? Hatta benim bir önerim var: Hiç sandıklarla uğraşmayalım, SMS mesajlarıyla oylayalım olsun bitsin.

Buna olsa olsa sandık demokrasisi (imaj demokrasisi) denir. Her başımız sıkıştığında koyalım sandığı halkın önüne, halk da yeterince bilgili veya bilgisiz her konuda kafasındaki imajlara göre oy versin, karar versin.

Kuvvetler ayrılığı ilkesini bir kenara bırakalım o halde. Her şeye birebir vatandaşlar karar versin. Olacak şey mi? Eğer her şeye halk karar verecekse kurumlar neden var? Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ama unutmayalım ki millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar (yasama, yürütme ve yargı) eliyle kullanır.

İktidar partisi ve yandaşları ikide bir sandık kavramını gündeme getirerek konuyu saptırıp demagoji yapıyorlar. Seçimleri kazanmış olmanız aklınıza esen her şeyi yapabilme yetkisi aldığınız anlamına gelmez. Seçimleri kazanmak, anayasanın size izin verdiği ölçülerde ülkeyi yönetme yetkisini almanızdır. Sandık demokrasinin bir unsurudur, demokrasinin kendisi değil.

Bırakalım hukuk işlesin. Çünkü hukuk insanlar ve kurumlar hakkında onların imajlarına göre değil, delillere dayanarak ve yasalara göre karar verir. Birer birer hepimizin, bu toplumda yaşayan her bireyin hukuka ihtiyacı vardır. Hukukun olmadığı bir yerde demokrasinin d’si bulunamaz.


13.03.2008, onpunto.com