15 Eylül 2008 Pazartesi

Can Simidi

Zehirlendim ben. Biri tarafından, sistemli olarak.

Denize atladım birgün; zaten bocalıyordum. Sonra birisi elini uzattı önce, derken yanıma atladı sulara.
Sarıldık bir süre.
Kısa süren yabancılık hissinden sonra onun da benimle benzer bir kaderi yaşadığına inandım. İnandırıldım. Ötekini arıyorduk ikimiz de.

Aslında tüm kadersizliğime karşın kuyruğu dik tutuyordum geldiğinde de, gidene kadar da…
Zayıf görünmeyi hiç sevmem.

Tutunduk birbirimize öyle belirsiz, derin, koyu renkli sularda.
Akıntı bizi nereye kadar sürükleyecekti?
Karaya çıkabilecek miydik?
Ölüme ne kadar yakındık?
Hiçbir fikrim yoktu...

Konuşuyor, birbirimizi anlamaya çalışıyorduk. Ve sanıyorum giderek birbirimize alışıyorduk. Ne tarafa gideceğimizi pek kestiremiyorduk, ya da birlikte gidilebilecek bir yer olduğundan bile pek emin değildik. Bildiğimiz tek şey bu birliktelik halinin ikimize de iyi geldiğiydi.

Kontrolü ne zaman bırakıp ona teslim ettim, hatırlamıyorum.
Baktım ki keyfince beni bir sarıyor, bir bırakıyor... Çok mutluydum yine de.
Gözlerinden hiç birşey okunmuyordu.
Derin ama mat, keskin ama ilişmeyen bakışları vardı. Size ne söylediğini anladığınızı sanırdınız kısa bir an için... Fakat sonra kararsız kalıp kendinizi aptal gibi hissettiren, tuhaf…

Suyun içinde, kaygan, yumuşak ama ürperten bir ilişki oluştu aramızda.
Gerçekten güvenebilir miydim ona?
Ya beni bırakırsa o derin sulara aniden? Tekrar kulaç atmayı başarabilecek miydim? Ya unuttuysam nasıl yapıldığını?

Tut beni, diyordum. Sımsıkı sar, bırakma.
Neden bilmem, çokça da içimden söylüyordum bunları.
İçimdeki sesi bastıramıyordum, belki ondandır.
'O keskin ve kendinden emin bakışlara aldanma' diyordu içimdeki o sinir bozucu ses. 'Aslında senden daha fazla korkuyor boğulmaktan...'

Ama sözleri... Tam tersine, öylesine içimi ısıtıyordu ki, içinde bulunduğumuz durumu bile unutuyordum bazen.

Birgün yüzünü avuçlarımın içine alıp, uzun uzun baktım gözlerine. Benimle gel, dedim ona.
Birden, aniden…
Kalın bir halat çekiverdi onu yanımdan.
Baktım ki aslında görünmez bir can simidi varmış onun.
Can simidi... Ucuna ip bağlı bir can simidi... Hiç riske girmezmiş meğer.

Öylece suları köpürterek gidiverdi.
Gözgöze dahi gelmedik bir an olsun.
Denizin ortasında kendimle ve suratıma sıçramış sularla baş başa kaldım.
Ne mi yaptım?
Önce anlamadım. Bakakaldım arkasından.
Sonra ölü gibi yattım suyun üzerine. Yüzmeye mecalim kalmamıştı ki.
Kolumu kaldıracak halim yoktu.
Zehirlenmiştim...
Köpüklerin durulmasını beklemem gerekiyordu.
Zehirse vücudumu pek hızlı terkedecek gibi görünmüyordu...
...
Şimdilerde arada bir yattığım yerden ona benzeyen karaltılar görür gibi oluyorum.
Kollarımı da oynatabiliyorum artık biraz biraz...

Hiç yorum yok: