4 Kasım 2007 Pazar

Kürt kedisini nerede kaybettik?

İnsan doğası gereği, başına bir hal gelip canı yandığında psikolojisinin aldığı yeni durumdan ötürü olaylara dışarıdan bakma ve algılama yetisini büyük ölçüde kaybediyor.

Hepimiz son aylarda çok yıprandık, üzüldük, öfkeliyiz, acılıyız. Ama bugün geldiğimiz noktada, olaylara tek taraflı bakmanın, sadece görmek istediklerimizi görüp o şekilde yorumlamanın, ona göre tepki vermenin meseleye pek de yarar sağlamadığının farkına varmak durumundayız.

Teröriste halk desteği

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül diyor ki:

“Genel olarak gerilla savaşlarında bir terörist ölür, karşısında dört-beş şehit verilir. ABD için Vietkong’da böyle olmuştur. Başka yerlerde de. Oysa Türkiye’de altı bin şehidimiz var. Acımız büyük. Öldürülen terörist sayısı ise 33 bin civarında; bu terörün halktan destek almadığının kanıtı." (Hürriyet, 4 Kasım 2007, Pazar)

Pek tabii ki iyi niyetli bir tespit. Öyle de olmak zorunda. Yani diyor ki bakanımız biz daha çok insan öldürdük. Demek ki halkımız bunlara yardım etmiyor, destek olmuyor. Öyle olsaydı daha çok askerimiz ölürdü. Peki, ama soruyorum size bu 33 bin ölü terörist ve bu hesaba göre günden güne azalacağına giderek çoğalan sayıda canlı terörist uzaydan mı geliyor? Bunlar halkımızın içinden çıkmış insanlar değil mi? Neden dağlara çıkıyorlar? Neden? Neden? Ne zaman? Nasıl? Ama ille de NEDEN?

Burada Un Akıtan Bakanımızın dediği gibi “Kişi başına gelir 15 bin dolar olsun bakın kimse dağa çıkar mı” gibi bir yaklaşım olayın özetidir ve çok da doğrudur aslında ama yeterli midir? Ve ne kadar samimidir? Evet, tarih boyunca tüm savaşların, kan akıtmaların, kavgaların, patırtının nedeni paradır. Ama bu noktada Kürt sorununu derinine incelediğimizde sorunun sadece bir ayağı olan bu durumu düzeltmek ve bunu sağlamak için çok geç kalınmış olduğu, bu saatten sonra bu gibi açılımların çok da etkili olmadığı da bir gerçek. Neden etkili olmadığına, oldurulmadığına da ayrıca bakmak gerek. Yine de bir soru:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana düşe kalka, yoksullukla, yoksunlukla boğuşarak binbir güçlükle mücadele ederek oluşturduğu kalkınma, modernleşme, gelişme atılımlarının, evrelerinin neresindedir Güneydoğu? Nasıl bir katkı yapmış veya yapmasına fırsat verilmiş? NEDEN yoklar? Neredeler?

Bu konular açıldığında pek çoğumuzun aramızda geçen konuşmalar vardır yıllar yılı. Onları duyar gibiyim:
“Canım fırsat eşitliği var, bakın Cumhurbaşkanımız Turgut Özal bile Kürt kökenliydi”. “Halk arasında Türk- Kürt ayrımı yoktu, sonradan çıkardılar”
Kulağa ne kadar da doğru geliyor.

Kurtarılmış bölgede bir kürt kedisi

Denilir ki, bir şekilde kendini kurtarmış(!) BATI’ya göç etmiş ve maddi olanaklara kavuşmuş, halinden memnun Kürt kökenli yurttaşlarımızın bu anlamdaki ayrılıkçı fikirlerle işi yoktur, desteği yoktur. Biliyor musunuz, yanılıyorsunuz. Bu bir süredir artık böyle değil. Bunu fark etmem bir Kürt Kedisi (!) ile tanışmam sayesinde oldu. Evet, şu meşhur Kürt kedisi tabirini çok önceleri duymuştum. İlk tepkim diş bilemek oldu. Anlatayım:

İngiliz bir arkadaşım 3-4 yıl önce yaz tatili için Türkiye’ye gelmişti. Ben de Bodrum’da ona katıldım. Gündüz vakti Bodrum içinde alışverişe çıktığımızda deniz kenarında bir balık restoranında öğle yemeği molası verdik. İçerisi tenhaydı. Yemeklerimizi yerken arkadaşımın dikkatini birkaç masa ötedeki kedi çekince onu çağırmaya başladı: “Kitty, kitty!” Tabii bizim kedide tık yok. Boş boş bakıyor. Ben devreye girdim, “gel, pisi pisi” diye çağırınca kedi koşarak geldi. Bunun üzerine arkadaşım gülerek “ Demek Turkish kedileri böyle çağırmak lazımmış” deyince restoranın sahibi olduğunu daha önceden anlamış olduğum ve bizi izleyen yan masadaki genç adam İngilizce olarak ve yüzünde anlamsız, boş bir gülümsemeyle “O Türk kedisi değil, Kürt kedisi” diyerek şaşkınlığımın ve delici bakışlarımın hedefi oldu. Turist arkadaşımın tatsız bir ortam yaşamaması için konuşmadığımı ama çok bozulduğumu hatırlıyorum.

İlk andaki kırgın ve öfkeli hislerimin ardından bu olayı çok düşündüm. Evet, diyebilirdim ki hem Türkiye’nin en güzel sahillerinde restoran sahibi olacak kadar eşitsin, para kazanıyorsun, hem de hainlik ve nankörlük ediyorsun. Kendimi ihanete uğramış hissettim, evet. Ona haddini bildirmek istedim.

Sonra aklıma çeşitli sorular üşüştü: “-Bu adam ırksal ayrımcılık engeliyle karşılaşmadan ülkenin nimetlerinden faydalanmış mı? -Evet. Peki neden böyle söylüyor, daha da önemlisi neden böyle hissediyor? Neden kendine ayrı bir kimlik vurgusu yapma ihtiyacı duyuyor? Bu noktaya nasıl geldi? NEDEN?”

Sorular, sorular… Bir başladı mı durmak bilmiyor:

- Bu kişi gerçekten fırsat eşitliği sayesinde mi bu noktada?
- Geldiği bölgedeki hemşerilerinden kaç kişi kendini kurtarabilmiş?
- Kurtarılmış bölgeler neden hep batıda?
- Vatan toprağı diye diye binlerce şehit verdiğimiz doğudaki topraklara niye biz batılıların hiç işimiz ve yolumuz düşmüyor?
- Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüz müdür? E, niye gitmiyoruz ki o zaman?
- Oralarda dünyaya gelen ve kaybedecek bir şeyleri olmayan insanları ne ölçüde aramıza katabildik?
- Kasıtlı olsun olmasın dağlarda, çorak topraklarda unuttuğumuz insanları kaçıp geldikleri şehirlerde görünce kıro diye dışlamadık mı?
- Bizim hiç mi sorumluluğumuz yok? Gerçekten, bu kadar masum muyuz?

Takılıyor aklıma işte, soruyorum: Bu kedileri ne zaman, nasıl bu denli kaybettik?

Hoşumuza gitse de gitmese de, haklı da olsak haksız da, bugün gelinen noktada bizlerin algılamasıyla, başkalarının, dünyanın algılaması maalesef artık örtüşmüyor.

Bugün batı medyası PKK militanlarından artık Kürt isyancılar veya Kürt ayrılıkçılar diye söz ediyor. Stratejik ortağımız (!) Kuzey Irak’tan ısrarla Kürdistan diye söz ediyor. Kuzey Irak devletleşiyor. PKK siyasallaşıyor. Haritalar, planlar, posterler, gösteriler biz kafamızı kuma gömsek de alabildiğine ortalığa dökülüyor. İçine düştüğümüz durum ve gidişatın, 23 yıldır sadece askeri alanda sürdürdüğümüz mücadelenin sonunda ulaştığımız yer maalesef budur.

Evet, varlığımıza karşı savaş veren düşmanlarımız var. Hem batıda, hem doğuda.

Bölmek istiyorlar bizleri, ülkemizi, hepimiz biliyoruz. Başından beri biliyorduk.

Ama düşman sizi nerenizden vurabilir? En zayıf olduğunuz noktadan.

Peki, biz niye bir yanımızı bu kadar zayıf düşürdük? NEDEN?

04.11.2007, onpunto.com

20 Ekim 2007 Cumartesi

Tehlikeli Kanıksama Halleri

Kanıksamak; yani insanın sürekli tekrarlanarak maruz kaldığı söz, davranış ve olaylardan giderek etkilenmeme hali. Öyle ki artık tepki veremez olursunuz. Öyle bıkmışsınızdır ki haliniz kalmaz, içinizden gelmez ve en kötüsü bir süre sonra bu duruma alışırsınız.

Kanıksama bir süre sonra yerini yanılsamaya bırakır ve önce size fark ettirmeden kanıksattırılan şey bir süre sonra size doğru olmasa bile normal gibi gelmeye başlar.

Çok tehlikeli…

Milliyet’teki 18 Ekim tarihli bir haber, bir süredir çeşitli konularda, satır aralarında ne kadar çok bu duruma maruz kaldığımızı düşündürttü bana.

Karayılan'dan küstah tehdit: Savaş Türk kentlerine yayılacak Kandil Dağı’nda The Times muhabiri ile görüşen PKK liderlerinden Murat Karayılan, olası bir sınır ötesi operasyona karşı sonuna kadar direneceklerini öne sürdü. Karayılan, "Savaşın Türk kentlerine yayılacağını" iddia ederek, "Savaş sadece Iraklı Kürdistan’da değil, Türkiye’nin kentlerinde de olacak" tehdidinde bulundu. (Milliyet,18 Ekim 2007)

Karayılan ilginç bir şekilde sanki bir ülkenin devlet başkanı gibi konuşuyor. Üstelik kendilerinin uyguladığı şiddeti ve buna karşı gördükleri tepkiyi sürekli tekrarlayarak, her fırsatta, bilinçli olarak “savaş” olarak tanımlayıp bunu cümle içinde öyle bir kullanıyor ki insanın aklına tersi gelmiyor. Yani tüm dünya kamuoyuna bunun bir savaş olduğunu yavaş yavaş kanıksatıyor ve ne üzücüdür ki bunda da başarılı oluyor.

Savaş dediğin iki veya daha çok taraflı olur. Karşılıklı olur. Hiçbir şeyden habersiz sokakta yürüyen, alışveriş yapan veya işyerlerinde çalışan insanları kendilerini savunma hakkı bile vermeden gizlice, fark ettirmeden, aniden ve topluca öldürürsen bunun adı savaş mı oluyor yoksa cinayet mi, katliam mı, terör mü?

Kürt sorunu bir gerçektir.
Ama PKK’nın uyguladığı şiddetin adı savaş değildir.
Ancak PKK ile ilgili haberlerde ve söylemlerde, içinde savaş kelimesi geçen her cümle çok ama çok tehlikeli bir biçimde kanıksamaya yol açıyor. Bu ise giderek meşruiyete dönüşme ihtimali içeriyor.

Tıpkı içinde ‘Ermeni Soykırımı’ kelimelerinin geçtiği cümlelerdeki gibi.

Tıpkı trafik kurallarına aldırmayan sürücülere tepki veremediğimiz ve insanların her gün bu sebepten ölmesine alıştığımız gibi.

Tıpkı çevremizde, giderek artan yeni yeşil sermaye zenginlerine ve onların sosyal ortamlardaki türbanlı ve badem bıyıklı yansımalarına artık şaşırmadığımız gibi.

Tıpkı sokak köşelerindeki simitçilerin bile mafyası olduğuna, o köşelerde simitçilik yapmak için bile birilerinden izin alınıp, haraç verildiğini öğrendiğimizde bile “Nasıl yani yahu?” demediğimiz gibi.

Aynen değnekçilere “sen de kim oluyorsun da benden park parası istiyorsun” demediğimiz gibi.

Tıpkı 9 yaşında bir çocuğun sokaklarda yatıp kalkıyor oluşunun bizi dehşete düşüreceği yerde “Ay, tinerci geliyor. Karşı kaldırıma geçelim” derken hiç düşünmediğimiz gibi.

Tıpkı ana haber bültenlerinde ve büyük gazete sayfalarında yer alan magazin safsatalarının inanılmaz biçimde giderek artan oranından dolayı aslında ülkede neler olup bittiğinden habersiz oluşumuzdan şikâyetçi olmadığımız gibi.

Tıpkı her gün istikrarla gelmeye devam eden şehit haberlerinden artık etkilenmediğimiz gibi.

İşte böyle böyle her şeyi ama her şeyi zamanla kanıksıyoruz işte.

Ne yapalım bilmem ki.

Korkarım yine “çakkıdı çakkıdı” oynamak dışında elimizden bir şey gelmeyecek. Tabii oynamaya hali olmayanlarımızı saymıyorum çünkü kanıksadık onları!



Not: Bir arkadaşım facebook’tan bir grup üyeliği davetiyesi göndermiş. Kısaca “Ermeni Soykırımı yoktur” anlamında uzun bir cümleden oluşan bir adı var grubun. Hayır, üye olmadım. Çünkü karşı çıkarken bile ikide bir marka gibi o iki kelimeyi kullanırsanız bunun kanıksanmasına yardımcı olup karşı tarafın ekmeğine yağ süreceğini düşünüyorum. Bunun yerine “Ermeniler’in 1915 öncesinde Türkler’e neler yaptığını biliyor musunuz?” gibi bir cümle bana daha etkili geliyor doğrusu.


20.10.2007, onpunto.com

19 Ekim 2007 Cuma

Kısa Notlar

Ferhat Göçer’in şarkısındaki “Cenneti değişmem saçının bir teline” cümlesinde bir yanlışlık yok mu? Amaç, aşkının şiddetini göstermek için “cenneti bile değil aşkımı tercih ediyorum” u ifade etmekse tabii. Eğer öyleyse, bana kalırsa doğrusu “ Cennete değişmem saçının bir telini” olmalı ama yine de bir Hakkı Devrim’e sormak lazım.

***

Hayatımda ilk defa biriyle beraber yaşlanmak isteği var içimde. Yaşlanmama az kalmış olmasıyla ilgili olabilir mi acaba?

***

Bu husumet, kışkırtma ve şiddet ortamı böyle devam ederse, zaman gelecek Türkler Kürtleri istemeyecek ve gitsinler diyecek diye korkuyorum. Kürtlerse ayrılmak istemeyecekler büyük ihtimalle.

Sanrılarım başladı yine sanırım…

***

Artık milli maçları seyredemez oldum. Hep aynı makûs talih; atamayana atarlar.

***

80 sonrası Türkiye apolitikliğin zirvesine tırmandı. Bugünlerde ise sokaklarda, maçlarda bile hepimiz politiğiz. Üstelik her iki durumun da berbat olduğunu düşünmeksizin… Ve bir de bu durumların biz öyle olmasını istediğimiz için değil de birileri bazı düğmelerle oynadığı için olduğunu aklımıza getirmeksizin…

***

Bugünlerde aklıma takılıp yankılanan bir cümle var:
“Ketum olmak, mesafe koymaktır.”

Fakat nedense şu ketumluk işini hiç beceremem ben oldum olası. İlla ki dökülecek o taşlar eteklerden.

Öyle yapınca da, sana önce “Açıklık ne kadar güzel. İyi ki içindekileri söyledin de bana da cevap verme şansı doğdu” diye teşekkür eden ketumlardan sonra “şikâyet etme, bak ben ediyor muyum? İçime atıyorum, çok güzel ketum oluyorum” diye ders alırsın işte. Kapak olayı… Eh, her zaman fiyonk olacak değiliz ya…


19.10.2007, onpunto.com

20 Haziran 2007 Çarşamba

“Derin Türkiye”nin Derinliksiz Başbakanı

Başbakanımız yeni bir kavram attı ortaya. CNN Türk’te Uğur Dündar’ın sorduğu “Türkiye’de derin devlet var mı?” sorusuna “Derin devlet yok ancak AKP’nin önünü kesmeye çalışan bir derin Türkiye var” cevabını verdi.

Bunun üzerine bir polemik başlamış bile. Sazı eline alan döktürüyor. Herkes kendi açısından Başbakan’ın Derin Türkiye tabirinin alt metnini deşifre etmeye adamış kendini. Yalnız bu yorumların içinde bir tanesi var ki bakın Prof. Şerif Mardin Hoca ne demiş:

“Başbakanın her cümlesine bu kadar dikkat etmemek lazım. Kendisi bazen içinden nasıl geliyorsa öyle konuşuyor. Derin Türkiye kavramının hukuki, entelektüel bir boyutu olduğunu sanmıyorum. Bunun dışında askeri bir bürokrasinin varlığını ifade etmekse konu, bu zaten mevcut olan bir söylemdir.” (*)

Hay ağzınıza sağlık Hocam!

Sayın Başbakan’ın entelektüel birikimi hep merak ettiğim bir konu olmuştur. Okuduğu okullara bakalım: 1965 yılında Kasımpaşa Piyale İlkokulu'ndan, 1973 yılında ise İstanbul İmam Hatip Lisesi'nden mezun olmuş. Fark dersleri sınavını vererek Eyüp Lisesi'nden de diploma almış. 1981 yılında da Marmara Üniversitesi İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi'nden mezun olmuş.


Acaba Başbakanımız en son hangi kitapları okumuştur? En sevdiği kitaplar, yazarlar, şairler (Necip Fazıl haricinde) kimlerdir? Dünya Siyaset Tarihi’nde en çok ilgisini çeken akım, fikir veya liderler kimlerdi?

Merak ettiğim diğer bir konu da Sayın Erdoğan bir siyasetçi ve sonrasında başbakan olmasaydı da sade bir Türk insanı gibi tahsili doğrultusunda bir meslek seçseydi ve iş başvurusunda bulunsaydı örneğin, acaba şu anda kendisini destekleyen veya desteklemeyen işadamları ve patronlar ona iş verirler miydi? Özgeçmişini, birikimini yeterli bulur ve kendisinden istifade ederler miydi?

Liseden ve üniversiteden beraber mezun olduğumuz ve sonrasında lisansüstü eğitimine devam etme yolunu seçen eski bir arkadaşım vardı. “Nedir bu kadar uğraştırıyorlar bizi? Üniversiteyse üniversite, yabancı dilse yabancı dil!” dediğimde bana “ Vallahi bu gidişle bütün masterları, doktoraları da bitirsen, kitap da yazsan, iş görüşmesine gittiğimizde bize, ‘Yook, yetmez. Şimdi bize farklılığınızı ve kalifiye olduğunuzu ispat etmek için Ay’dan toprak getirmeniz lazım’ diyecekler” cevabını vermişti de gülmüştük.

Sahi, Erdoğan’ı kalifiye bulurlar mıydı acaba?

Bir halkın en tepesindeki pozisyonlardan birinde olan kişinin en azından belli niteliklere, belli kalifikasyonlara sahip olması gerekmez mi? Eskilere yeri geldiğinde çok kızardık belki. Kimi politikalarını beğenmezdik, kimi zaman onların da basit, kendilerine yakışmayan beyanatlar vermelerine takılırdık. Yine de zamanında başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış bir Demirel’i, bir Ecevit’i, bir Özal’ı düşünüyorum da; onların bir kültürel derinliği, bilgisi, görgüsüyle, sofistike (dünya-hayat hakkında çok şey bilen, bilge) tavırlarıyla ağırlıklarını hissettirdiklerini hatırlıyorum.

Sayın Başbakanımızın da hatırladığım yer yer güzel beyanatları var tabii. Mesela bir şehit cenazesindeki isyanlara ve tepkilere, ‘ Ülkemizin doğusunda sürdürdüğümüz bir askeri mücadele var. Tabii ki istemeyiz askerlerimiz ölsün. Ama askerlik bu, kolay değil. Vatan için ölüm de var, sakatlık da; şehitlik de var, gazilik de. Elden ne gelir?’ anlamında söylemeye çalıştığı ama bizim milletçe yanlış yönlere çekip polemik konusu yaptığımız sözleri kendi kalitesini ortaya koyar nitelikteydi: “ Askerlik yan gelip yatma yeri değildir

Gerçi Türkiye’nin başbakanının öyle çok da nitelikli, dil bilen, bilgili, kültürlü, orijinal fikirleri olan biri olması da gerekmiyor. Nasılsa başkalarının (ABD, IMF, AB, vb.) dikte ettiği politikaları sadece uygulamak kalıyor bizimkilere. Hani şu yapı marketlerden satın aldığımız ev eşyaları gibi. Parçaları ve yapma-kullanma kılavuzunu alıyorsun, monte edip kullanıyorsun; o kadar.

Her halk hak ettiği gibi yönetilir derler. Biz de buna layığız işte.  Medyanın; akıllı, kültürlü köşe yazarlarının, fikir önderlerinin, patronların, güç odaklarının gazına gelip, çıkar çevrelerinin desteklediği ve bundan gayrı bir özelliği olması gerekmeyen kişilere oy vererek seçersek, sonra da düşünürüz böyle ‘Acaba Başbakan ‘yeni’ bir şey mi söyledi? Kimleri kastetti? Ne demek istedi?’ diye.

‘Çılgının biri bir kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış’  misali…




(*) Vatan Gazetesi, 20 Haziran 2007

20.06.2007, onpunto.com

6 Haziran 2007 Çarşamba

Eşcinsellik tercih midir?

Kına gecesi yapan lezbiyenler, ülkemize tur düzenleyen lezbiyen turist grubu, Antalya’da açılan gay oteli filan derken günlerdir pek fazla gündemimizde eşcinsellik konusu.

Birçok kişi, yazar, çizer bu konuda fikrini söylüyor. Bu konuşmalarda ve yazılarda en çok geçen iki sözcük var: ‘cinsel tercih’ . Kimileri “insanların cinsel tercihlerine müdahale etmek haksızlıktır” derken, bazıları da “cinsel tercihleri onları ilgilendirir, niye bizim gözümüze sokuyorlar” gibi yorumlar yapıyor.

İyi, güzel de cinsel tercih diye bir şey olabilir mi gerçekten? Yani bir kişi , “ben karşı cinsle birlikte olmayı seçiyorum” ya da “hemcinslerimi seçiyorum.” diyor mudur sahiden?

Bunun adı olsa olsa cinsel yönelim (eğilim)olabilir bana göre. Bir insan durduk yerde ‘ben karar verdim, en iyisi eşcinsel olayım’ diyor mudur? Hele ki sadece ülkemizde değil dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile çoğunluğu oluşturan heteroseksüellerin bitmek bilmeyen aşağılamalarına, hor görmelerine, olası hakaretlerine maruz kalmayı göze alacak kişinin bunu bilinçli olarak seçmesini getirebilir misiniz gözünüzün önüne?

Eşcinsellik hastalık mıdır, değil midir konusuna girmek gelmiyor içimden ama tıp literatüründe eşcinsellik çok uzun süredir tedavi gerektiren bir hastalık olarak kabul edilmiyor.

Doğada da eşcinsel hayvanların varlığını göz önüne aldığımızda, onların da cinsel tercihlerinden söz edemeyiz herhalde değil mi? Tabii, fantezi yapıyorlarsa onu bilemeyiz!

Öyle veya böyle cinsel yönelim bir kişinin seçtiği bir şey değil, ancak başına gelen bir durum olabilir. Bununla yüzleşip, cesaretle yaşayıp yaşamamak; işte o bir tercihtir. Ve tüm zorluklara karşın bunu cesaretle göğüsleyen insanlar, ister sevin ister sevmeyin, her şeyden önce derin bir saygıyı hak ediyorlar.

06.06.2007, onpunto.com

31 Mayıs 2007 Perşembe

Gayikk turizm

Arkadaşlarımızdan biri bugün sayfasında yazmış. Diyor ki yazarımız, “Bir bölgede, turizm tesislerinin oluşma sebebi, taleplere cevap verebilecek olanaklara, sosyo-kültürel ve coğrafi anlamda sahip olabilmektir.” Büyük ölçüde doğru bir tanımlama ama yine de tartışmaya açık.

Bir bölgenin, her şeyden önce turistik bölge olarak değerlendirilebilmesi için en başta o bölgenin belli bir cazibeye sahip olması gerekir. Bu deniz-kum-güneş de olabilir, dağ-bayır-yeşillik de, yeri geldiğinde antik kalıntılar, yeri geldiğinde mistik ve bazı insanlarca kutsal anlamları olan yerler, vs. Turistik tesis kurulması ise bölgenin ilgiyi çekmesine bağlı olarak doğan ihtiyaçtan kaynaklanır.

Genel hatlarıyla biçim olarak ikiye ayırabiliriz turizmi. Bir, tamamıyla dinlenme ve eğlenme amacıyla yapılan ve genellikle yazın deniz-güneş-kum, kışın da kar-dağ öğelerini barındıran tipte tatil şekli; bir de tematik destinasyonlardan oluşan inanç turizmi, kültür turizmi, kongre turizmi, vb. dediğimiz tipteki turizm.

Gay turizmi diye bir şey varsa eğer, bunu hangi kategoriye koymak gerekir? Eğer bunu tematik kategoriye koyacaksak bunu bir tek Mykonos Adası için söyleyebiliriz. Çünkü orası bu reputasyonu bilinçli olarak kullanan bir destinasyondur. Ama Antalya’ya açılacak olan bir gay otelinin, dünyanın herhangi bir yerindeki veya İstanbul’daki ‘gay club’ lardan ne farkı vardır ki, hemen ‘Vay anam vay, gitti bizim şeref-haysiyet, gelenek-görenek, ananeler’ feryatları yapılıyor? Buraya gelecek olanlar “Antalya bir Gay Şehri’ ymiş. Hadi oraya gidelim” diyerek değil, deniz-kum-güneş üçlemesinden oluşan tatillerini belki daha rahat (!) edecekleri bir otelde geçirecekler. Tabii haklısınız, rahat bırakılırlarsa!

Üniversitede klüp kurulmuş, arkadaşımız yadırgamamış. Bir sakınca (!) görememiş çünkü o kulüp ona cinselliği ya da çarpıklığı (!) çağrıştırmamış. Yani bu insanlar sessiz sedasız, üniversite ortamında etliye sütlüye dokunmadan bir faaliyet yaptığında ses etmemiş, ama otel mi !!! ?? Aman Allahım, ne yani bu yumuşak ve maskülen insanlar (ne demekse) orada seks mi yapacaklar!!! Hemi de çarpık! Biz de bunu bilecek miyiz?!! (Nerden aklıma geldiyse Cem Yılmaz’ın o repliği şimdi: “Zeki Müren de bizi görecek miii?”) Fuhuş artacak, kıyamet kopacak! Koşun! (Bu arada fuhuş para karşılığı seks yapmak demektir. Alakayı kuramadım.)

Ama arkadaşımız haklı. Bu arkadaşımız gibi çığırtkanlar çok olacaktır, o nedenle bu otelin geleceğini pek parlak görmüyorum. Zaten her işimize gelmeyen olayda “Burası Türkiye” der çıkarız işin içinden. Bu defa da farklı mı olacak sanıyorsunuz?

Haklısınız, demokrasiler, özgürlükler hep bizim gibi olanlar için olmalı. Farklı, aykırı şeyler bizi bozar. Siz eşcinseller! Siz de oturun oturduğunuz yerde canım, kapalı kapılar ardında olun, bizim canımızı sıkmayın! Bizi eğlendirin, çalışın, üretin, vergi verin, aramızda olun ama biz sizin o halinizi yok sayalım, hatta bilmeyelim.

Gay turizmi filan bizim neyimize, biz geyik turizmi filan yaparız. Kafamız rahat olur, neme lazım.


31.05.2007, onpunto.com

29 Mayıs 2007 Salı

POLİS DEVLETİ

Yıllar önce bir gece, geç vakit bir davetten dönüyordum. Tek başıma (yoksa kadın başıma mı demeliyim!) arabamla yan sokakların birinden Bağdat Caddesi’ne döndüm ve peşime bir polis arabası takıldı. Sağa çekmemi işaret ettiler. Durdum. Önümde duran polis aracından bir polis memuru indi ve tuhaf bir şekilde arabamın sağına doğru yönelip kapıyı açtı. Ben ‘ne yapıyor?’ diye düşünürken kafasını içeri doğru uzatıp ehliyetimi ve ruhsatımı istedi. Evrakı verirken ‘sol camım ne güne duruyor?’ diye düşünmeden edemedim. İnceledikten sonra hiç de profesyonelce olmayan bir tavırla, gülerek “Rizeli misiniz?” dedi. Kanımın yavaş yavaş başıma doğru harekete geçtiğini hissettim ve içimden alkol kullanmamış olmama şükrederken sorusuna nazik bir şekilde cevap verdim ve ne için durdurulduğumu sordum. “Yanlış yerden döndünüz” dedi. “Hayır, yanlış yerden dönmedim. Zaten daha yeni çıktım ve döndüğüm yer de şurası.”dedim. Cevap vermedi. Ehliyetime bakmaya devam ediyordu. “Ehliyeti de C almışsınız” dedi. İlginç bir şekilde konuşmayı tekrar hemşerilik ve havadan sudan konulara getiriyor ve resmen sohbet açmaya çalışıyordu. Bir ara yan koltuğa bile oturabileceğini hissettim. Daha fazla dayanamayıp hafif sertçe “Pardon, bu konuşmayı neden yapıyoruz? Beni ne için durduğunuzu öğrenebilir miyim? Alkollü değilim. Yanlış da dönmedim.” dediğim anda adamın suratındaki cüretkar gülümseme bir anda dondu ve fikrini zikrine dönüştürdü: “Bacım, yanlış anlamayın. Biz gecenin bu vakti acaba alkollü mü dedik. Bizim yanlışımız olmaz. Aklınıza kötü şeyler getirmeyin canım. Buyurun ruhsatınız, iyi yolculuklar” diyerek geri adım attı. Biraz önce yanlış yerden döndüğümü söyleyen aynı kişiydi oysa. Gecenin o vakti, davetten döndüğüm için saçım, makyajım ve kıyafetim şıktı ve hepsinden önemlisi yalnızdım. Yorumu size bırakıyorum.

Bu anlattığım olay olduğunda henüz AB uyum yasaları, CMUK, vs. yoktu. Beni istedikleri gibi durdurup, arayabilirlerdi. Hatta gözaltına bile alsalar ne yapabilirdim bilemiyorum. Düşünmek bile istemiyorum. Tamamiyle keyfi bir durdurma ve yoklama(!) olayıyla karşı karşıyaydım.

Yıllar sonra AB uyum yasalarıyla bu keyfiyete yol açmayacak şekilde standartlarımız bir hukuk devletine yaraşır şekilde yükseldiği için gururlanır ve mutlu olurken Adalet Komisyonu’ndan geçen Polis Yetki Artırımı yasa teklifini duyduğumda ve okuduğumda neler hissettiğimi tahmin edersiniz.

İşte size bazı maddelerden seçmeler:

“Polis, DNA ve biyometrik bilgiler de dahil olmak üzere kişisel bilgileri, kişilerin rızası olmasa da toplayıp derleyebilecek.”
“Polis, silah ruhsatı, sürücü belgesi ve pasaport için başvuran, polis ya da özel güvenlik görevlisi olarak istihdam edilen, vatandaşlık başvurusunda bulunanlarla, gözaltına alınan herkesin parmak izin alacak. Alınan parmak izleri Emniyet bünyesinde oluşturulan bir sisteme kaydedilecek. Kayıttan 80 yıl sonra sistemden silinecek.”
“Şüpheli bir kişi, gözaltına alınana kadar, polisin istediği kadar alıkonulabilecek.”
“Polis şüphelenirse, istediği herkesi rahatlıkla durdurup arayabilecek. Durmayan kişi ve araçlara karşı zor kullanılabilecek.”
“Polis, durdurduğu kişi üzerinde silah olduğundan şüphelenirse, gerekli tedbiri aldıktan sonra giysilerini çıkarmasını isteyebilecek.”
“Polis, hakim kararı ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin yazılı emriyle, kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kağıtlarını ve eşyasını arayabilecek.”

Yani artık keyfi olarak, istismara çok açık bir şekilde kenara çekilebileceğiz(!) demektir. Temel insan hak ve özgürlükleri konusuna girmiyorum bile.

Hukuk reformunu bir türlü yapamamış olan Türkiye, AB sürecinde en azından gayret ediyorken, bu Polis Devleti zihniyeti ile resmen geriye doğru hamle yapıyor. Ama son aylarda ülkenin yaşadığı zincirleme olaylara bakıldığında bir yerlere doğru bir şekilde sürüklendiğimiz de açık.

Hadi bakalım Mehter Alayı! İki ileri, bir geri!

29.05.2007 , onpunto

18 Mayıs 2007 Cuma

Dedikodu gazeteciliği: ORAY

Yıllardır bir şekilde müziğin içinde olan biri olarak hep duymuşumdur. “Sezen Aksu besteleri araklıyor” diye bir söylenti vardır. Hem de iyi müzisyenler, konservatuar hocaları, vs.dir bunları konuşanlar. Daha doğrusu dedikodusunu yapanlar. Ben de iyi bir Sezen Aksu dinleyicisi olarak bu duruma ister istemez içerler ve “Hangi şarkısı nerden çalıntıdır?” diye sorar dururum. Hiçbir zaman da buna net bir cevap verilebildiğine şahit olmadım.

Müzisyenlerde kıskançlık inanılmaz boyutlardadır. Bunu müziğin içindeki herkes bilir. Hele ki beste yapmak söz konusu olduğunda hemen ahkam kesmeye başlarlar. Nota bilenler nota bilmeyenlere acımasızca yüklenirler ve o kişilerin çalıp çırptığını iddia ederler. Klasik bir okullu-alaylı çatışması. Hele bir de üretkenseniz vay halinize! Ama beste yapma yeteneği maalesef müziğin notasını, armonisini her bilenin otomatikman sahip olduğu bir şey değildir. Bu tanrısal bir armağandır. Bu armağanı bir de eğitimle desteklerseniz o zaman bambaşka bir boyuta erişebilirsiniz. Maalesef bunu okullular anlamak istemezler bir türlü.

Türkiyemiz’in çiçeği burnunda ünlü polemikçi-gazetecisi Oray Eğin, muhtemelen bu söylentilere dayanarak fırsatını da bulmuşken, lafı gediğine koyma konusundaki o tehlikeli egosunu tatmin etmeye çalıştı ama tam bir looser (!) görüntüsü vermekten kurtulamadı. Konu Onno Tunç’la ilgili olduğu halde, “Sezen Aksu yapıyormuş böyle şeyler” diye atıldığında Fuat Güner’in itiraz etmesine rağmen “Yapıyordur canım. Maskeler düşsün artık” diye ortaya desteksiz atarak müthiş bir gazetecilik örneği gösterdi. İşte gazetecilik budur! Kendisini tebrik etmek lazım! Magazin köşeleri yeni bir dedikoducu buldu kendine. Hayırlı olsun. Sonra da baktı ki beste konusunda Sezen Aksu’ya yüklenmesinin bir dayanağı yok, çünkü bu konuda Aksu, “Varsa eğer bu konuda şüpheleriniz ve belgeleriniz lütfen yargıya başvurun, cezamı çekmeye hazırım” diyerek gereken cevabı vermişti, “Neden siz eleştirilemiyorsunuz? Nedir bu tabular?” diye karşısındakini dinlemeden otomatik tüfek gibi aklına geleni söylemeye başladı. Tıpkı hiçbir bilgi birikimi olmaksızın kulaktan dolma öğrendiği birkaç sloganla kendini ispatlamaya çalışan yeni yetmeleri hatırlatıyor. Söylediklerinin altı boş.

Sezen Aksu’nun birkaç yıldır inzivaya çekilip basına konuşmamasının kendince nedenleri vardır elbet. Bunu kendisi bilir. Ancak özellikle sesinin ciddi olarak bozulmasına rağmen konser vermeye devam etmesi ve bu konuda basında hiçbir eleştirinin yer almamasını benim de garipsediğim oldu. Ancak bu bir tabu olduğundan mı, yoksa sanatçının aynı zamanda çok insani dostluklar kurmasından ve sanatına olan saygıdan mıdır? Dinleyicisinin onu kayıtsız şartsız sahiplenmesinden midir? Bunu iyi düşünmek ve sorgulamak lazım. Eğer ki gazeteciler Sezen Hanım’a ayrı bir ihtimam gösteriyorlarsa, bu sorunun muhatabı Sezen Hanım’ın kendisi midir? Bir insana “ Yahu, seni neden bu kadar seviyorlar da hiç aleyhine konuşmuyorlar?” diye bir soru sormak ancak bir çocuğun düz mantığıyla açıklanabilir. Eğer bu böyleyse, Sezen Hanım'ın özür mü dilemesi gerekiyor?

Hayatımıza bu denli nüfuz etmeyi başarmış kaç tane sanatçımız var?

Sezen Aksu ister beğenir ister beğenmezsiniz, bir fenomendir.
Sezen Aksu sapına kadar sanatçıdır.
Sezen Aksu bir ozandır.
Sezen Aksu bir değerdir.
Sezen Aksu bir kadındır.
Sezen Aksu bir insandır. Tüm defolarıyla varolan, çok özel bir insan.

Ayrıca, eğer ki bir şarkıcı bu kadar deforme olmuş bir sesle bile bu kadar güzel şarkı söylüyorsa, o şarkı söylerken insan bu kadar arınıyorsa, ben onu alıp başımın üzerinde taşırım. Yerlerde sürüklemeye çalışarak reytinglere kurban etmem, pamuklara sararım.

18.05.2007 tarihinde onpunto sitesinde yayınlandı.

1 Mayıs 2007 Salı

1 MAYIS AKP’NİN İNTİKAMI MI?

Bugünkü 1 Mayıs gösterilerinde ve daha gösteriler başlamadan polisin aldığı akıl almaz önlemler silsilesi (!), 12 Eylül sonrası, o sancılı ve ‘sakıncalı’ 80’li yılları hatırlattı.

Uzun yıllardır böyle bir 1 Mayıs yaşamamıştık. Peki, iki gün önce aynı valilik ve polis teşkilatı, görüşlerimiz ne olursa olsun hepimizin hayran kaldığı görkemli bir mitingi o kadar güzel yönetmişken ne oldu da bugün bu faşist tutum sergilendi?

Sabah saatlerinde insanları işlerine bile gitmekten vazgeçirecek kadar canından bezdiren ve trafiği felç eden yol kesmeler, aramalar, gösteri yapan gruplarla neredeyse çatışmaya girmeler, tazyikli su ve göz yaşartıcı bomba gibi sert müdahaleler, coplamalar, yüzlerce gözaltı, gazetecilerin yayın yapmasını engelleme, panzerlerle barikat kurulması vb. yıllardır görmediğimiz türden abartılı, düşmanca ve antidemokratik bir tavır sergilendi bugün.

Bütün bunlar ülkenin askeri yönetim altında olduğu yıllardaki uygulamaları hatırlatmıyor mu? AKP dört yıldır iktidarda ve ilk kez bu kadar şiddet içeren ve açıkçası provakatif bir tutum içerisinde olan bir müdahale görüyoruz. Neden?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından gelen ‘sanal darbe’ karşısında AKP iktidarı bugünkü olaylarla bize bir deja vu yaşatarak bir nevi intikam almaya çalışmış olabilir mi?

“Ey askerin siyasete burnunu sokmasına göz yumanlar! İşte hatırlayın bakalım o günleri! Alın size demokrasi! Alın size cumhuriyetin korunması ve kollanması! Nasıldı eski günler?”

Bu mudur acaba?
Umarım değildir. Çünkü bu ülkenin aklı başında ve aydın insanları ne askeri darbelerin ne de irticanın rotasına girmeyecektir.

01.05.2007, onpunto.com

24 Nisan 2007 Salı

MİSYONERLİK… DİN… HOŞGÖRÜ…

Malatya’da ve onun öncesinde Trabzon’da yaşananlar, bana birkaç yıl önce, bir televizyon kanalında geç saatlerde izlediğim Ceviz Kabuğu programını ve izleyip duyduklarım karşısında yaşadığım şaşkınlığı ve üzüntüyü hatırlattı.

Hulki Cevizoğlu’nun konukları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı vardı ve programda Misyonerlik, Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü masaya yatırılıyordu. Cevizoğlu elinde, kapağında Hz İsa’nın dönüşü ve insanlığı kurtarışıyla ilgili bir başlığı olan Türkçe bir dergiyi kameraya doğru tutuyor ve özetle ‘hem dinlerarası diyalog diyorsunuz, hem de ülkemizde misyonerlik faaliyetleri yürütüyor ve bizi Hıristiyanlaştırmaya çalışıyorsunuz’ demeye getiriyordu. Buraya kadar aslında tam katılmasam da bir şekilde kendi içinde tutarlıydı konu.

Ta ki telefona St. Antuan Kilisesi Cemaati Sorumlusu Konstantino Çedolini’nin bağlanana kadar...

Çedolini’ye diyalog ve hoşgörü konusunda cemaat olarak gerçekten samimi olup olmadıkları soruldu ve o da soruya evet cevabı verdi. Ama program sunucusu elindeki dergiyi kanıt olarak gösterip bu samimiyete inanmadıklarını vurguluyordu.

Çedolini, Müslümanların inançlarına saygılı ve hoşgörülü olduklarını, aksi halde çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede nasıl yaşayabileceklerini, ancak her hür insan gibi kendi inançlarını yayma isteklerinin de doğal olduğunu anlatmaya çalışıyor fakat bir türlü sözlerini tamamlayamıyordu çünkü sık sık sözü kesiliyordu.

Sonra konunun oraya nasıl geldiğini tam hatırlayamadığım bir soru soruldu kendisine:
“Siz Hz. Muhammed’in son peygamber olduğuna inanıyor musunuz?”
Çedolini’nin “Hayır inanmıyorum, inansaydım zaten Müslüman olurdum.” demesiyle ortalık toz duman oldu.

Hulki Cevizoğlu ; “Dinler arası diyalog nasıl yapılacak, hala anlamış değilim. Sen Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmeyeceksin, İslam dinini hak din olarak kabul etmeyeceksin, sonra da dinler arası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz. İşte Avrupa’nın gerçek yüzü. Aslında onlara teşekkür ediyorum. Gerçekleri bu kadar açık söylüyorlar.” diyerek gecenin o saatinde gözlerimin faltaşı gibi açılmasına sebep olurken Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı,
“Ben Hz İsa’ya inanıyorum. Sen Hz. Muhammed’e inanmıyorsun. Ondan sonra dinlerarası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz! Bu diyalog bitmiştir” dedi ve ben o anda bunun bir şaka olup olmadığından şüpheye düştüm.

Yahudiler, Hz. İsa’nın, kurtarıcı olarak yüzyıllardır gelmesini bekledikleri Mesih olduğuna inanmadıkları için Eski Ahit’e inanmaya ve mesihlerini beklemeye devam ettiler. Kendi inançlarında sabit kaldılar. Onun için biz onlara Musevi diyoruz. Hz. İsa’nın peşinden gidenlere ve Yeni Ahit’e inananlara ise Hıristiyan denildi. Hz. Muhammed kendisinden önce gelen peygamberleri doğrulayarak, son peygamber olduğunu ve kitabının da Kur’an olduğunu söyleyerek kendini tanıttı ve kendisine inananlara da Müslüman denildi. İnanmayanlar ise kendi inançlarında ısrar ettiler. Müslümanlar Hz. Musa’ya da, Hz. İsa’ya da ve diğer peygamberlere de inanıyorlar çünkü inandıkları kitap bunu onlara söylüyor.

Ama bir gayrimüslime “Ne yani, sen şimdi bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna inanmıyor musun?” diye sormak ve aldığı cevabı da “takke düştü kel göründü” diye yorumlamak nasıl bir bilgi ve mantık ürünüdür?

Burada ülkenin okumuş yazmış, hatta profesör ve gazeteci olmuş kişilerinin diyalog ve hoşgörü kelimelerini kavrayış ve yorumlayış tarzları, televizyon ekranında çocuk inatlaşması edasında bir Hristiyan din adamından mantıksızca hesap sorup, karşısındakini dinlemeden saldırmaları karşısında dehşete düştüm.

Elinde bıçakla boğaz kesen genç insanlar, dışardan değil içimizden çıkıyor. Neden ve nasıl bu koşullanmalara giriyorlar?
Misyonerlik suç mudur?
Biz Türkler Avrupa’nın çeşitli yerlerinde camiler açıyor ve kendi dinimizi yaymaya çalışmıyor muyuz?
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları sadece Müslümanlardan mı oluşuyor?
İnanç, adı üstünde bir inanıp inanmama durumu değil midir?
Bu şekilde tırmandırılan nefret ve düşmanlıklar ülkemize ne kazandırıyor?
Ya bizdensin ya onlardan tavrı hoşgörü denen kavramın neresine oturuyor?
Bizden olmayan herkes vatan haini, ajan mıdır?

O gece programı izlerken başlayan endişelerim, sonraları daha birçok benzer kutuplaşmalar içeren bir dolu aktivite, eylem, söylem ve programlarla maalesef pekişti. Bugün geldiğimiz noktada, korkarım daha da şiddet dolu günler bizleri bekliyor.
Günden güne iyice artan bu nefret ve tahammülsüzlük ortamında her yurdunu seven insanın, özellikle de fikir önderlerinin konuşmaya başlamadan önce söylediklerinin nerelere varacağını, savunduğu fikirleri dile getirirken üslubunun nelere yol açabileceğini iyi hesaplamalıdır.

24.04.2007, onpunto.com