4 Kasım 2007 Pazar

Kürt kedisini nerede kaybettik?

İnsan doğası gereği, başına bir hal gelip canı yandığında psikolojisinin aldığı yeni durumdan ötürü olaylara dışarıdan bakma ve algılama yetisini büyük ölçüde kaybediyor.

Hepimiz son aylarda çok yıprandık, üzüldük, öfkeliyiz, acılıyız. Ama bugün geldiğimiz noktada, olaylara tek taraflı bakmanın, sadece görmek istediklerimizi görüp o şekilde yorumlamanın, ona göre tepki vermenin meseleye pek de yarar sağlamadığının farkına varmak durumundayız.

Teröriste halk desteği

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül diyor ki:

“Genel olarak gerilla savaşlarında bir terörist ölür, karşısında dört-beş şehit verilir. ABD için Vietkong’da böyle olmuştur. Başka yerlerde de. Oysa Türkiye’de altı bin şehidimiz var. Acımız büyük. Öldürülen terörist sayısı ise 33 bin civarında; bu terörün halktan destek almadığının kanıtı." (Hürriyet, 4 Kasım 2007, Pazar)

Pek tabii ki iyi niyetli bir tespit. Öyle de olmak zorunda. Yani diyor ki bakanımız biz daha çok insan öldürdük. Demek ki halkımız bunlara yardım etmiyor, destek olmuyor. Öyle olsaydı daha çok askerimiz ölürdü. Peki, ama soruyorum size bu 33 bin ölü terörist ve bu hesaba göre günden güne azalacağına giderek çoğalan sayıda canlı terörist uzaydan mı geliyor? Bunlar halkımızın içinden çıkmış insanlar değil mi? Neden dağlara çıkıyorlar? Neden? Neden? Ne zaman? Nasıl? Ama ille de NEDEN?

Burada Un Akıtan Bakanımızın dediği gibi “Kişi başına gelir 15 bin dolar olsun bakın kimse dağa çıkar mı” gibi bir yaklaşım olayın özetidir ve çok da doğrudur aslında ama yeterli midir? Ve ne kadar samimidir? Evet, tarih boyunca tüm savaşların, kan akıtmaların, kavgaların, patırtının nedeni paradır. Ama bu noktada Kürt sorununu derinine incelediğimizde sorunun sadece bir ayağı olan bu durumu düzeltmek ve bunu sağlamak için çok geç kalınmış olduğu, bu saatten sonra bu gibi açılımların çok da etkili olmadığı da bir gerçek. Neden etkili olmadığına, oldurulmadığına da ayrıca bakmak gerek. Yine de bir soru:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana düşe kalka, yoksullukla, yoksunlukla boğuşarak binbir güçlükle mücadele ederek oluşturduğu kalkınma, modernleşme, gelişme atılımlarının, evrelerinin neresindedir Güneydoğu? Nasıl bir katkı yapmış veya yapmasına fırsat verilmiş? NEDEN yoklar? Neredeler?

Bu konular açıldığında pek çoğumuzun aramızda geçen konuşmalar vardır yıllar yılı. Onları duyar gibiyim:
“Canım fırsat eşitliği var, bakın Cumhurbaşkanımız Turgut Özal bile Kürt kökenliydi”. “Halk arasında Türk- Kürt ayrımı yoktu, sonradan çıkardılar”
Kulağa ne kadar da doğru geliyor.

Kurtarılmış bölgede bir kürt kedisi

Denilir ki, bir şekilde kendini kurtarmış(!) BATI’ya göç etmiş ve maddi olanaklara kavuşmuş, halinden memnun Kürt kökenli yurttaşlarımızın bu anlamdaki ayrılıkçı fikirlerle işi yoktur, desteği yoktur. Biliyor musunuz, yanılıyorsunuz. Bu bir süredir artık böyle değil. Bunu fark etmem bir Kürt Kedisi (!) ile tanışmam sayesinde oldu. Evet, şu meşhur Kürt kedisi tabirini çok önceleri duymuştum. İlk tepkim diş bilemek oldu. Anlatayım:

İngiliz bir arkadaşım 3-4 yıl önce yaz tatili için Türkiye’ye gelmişti. Ben de Bodrum’da ona katıldım. Gündüz vakti Bodrum içinde alışverişe çıktığımızda deniz kenarında bir balık restoranında öğle yemeği molası verdik. İçerisi tenhaydı. Yemeklerimizi yerken arkadaşımın dikkatini birkaç masa ötedeki kedi çekince onu çağırmaya başladı: “Kitty, kitty!” Tabii bizim kedide tık yok. Boş boş bakıyor. Ben devreye girdim, “gel, pisi pisi” diye çağırınca kedi koşarak geldi. Bunun üzerine arkadaşım gülerek “ Demek Turkish kedileri böyle çağırmak lazımmış” deyince restoranın sahibi olduğunu daha önceden anlamış olduğum ve bizi izleyen yan masadaki genç adam İngilizce olarak ve yüzünde anlamsız, boş bir gülümsemeyle “O Türk kedisi değil, Kürt kedisi” diyerek şaşkınlığımın ve delici bakışlarımın hedefi oldu. Turist arkadaşımın tatsız bir ortam yaşamaması için konuşmadığımı ama çok bozulduğumu hatırlıyorum.

İlk andaki kırgın ve öfkeli hislerimin ardından bu olayı çok düşündüm. Evet, diyebilirdim ki hem Türkiye’nin en güzel sahillerinde restoran sahibi olacak kadar eşitsin, para kazanıyorsun, hem de hainlik ve nankörlük ediyorsun. Kendimi ihanete uğramış hissettim, evet. Ona haddini bildirmek istedim.

Sonra aklıma çeşitli sorular üşüştü: “-Bu adam ırksal ayrımcılık engeliyle karşılaşmadan ülkenin nimetlerinden faydalanmış mı? -Evet. Peki neden böyle söylüyor, daha da önemlisi neden böyle hissediyor? Neden kendine ayrı bir kimlik vurgusu yapma ihtiyacı duyuyor? Bu noktaya nasıl geldi? NEDEN?”

Sorular, sorular… Bir başladı mı durmak bilmiyor:

- Bu kişi gerçekten fırsat eşitliği sayesinde mi bu noktada?
- Geldiği bölgedeki hemşerilerinden kaç kişi kendini kurtarabilmiş?
- Kurtarılmış bölgeler neden hep batıda?
- Vatan toprağı diye diye binlerce şehit verdiğimiz doğudaki topraklara niye biz batılıların hiç işimiz ve yolumuz düşmüyor?
- Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüz müdür? E, niye gitmiyoruz ki o zaman?
- Oralarda dünyaya gelen ve kaybedecek bir şeyleri olmayan insanları ne ölçüde aramıza katabildik?
- Kasıtlı olsun olmasın dağlarda, çorak topraklarda unuttuğumuz insanları kaçıp geldikleri şehirlerde görünce kıro diye dışlamadık mı?
- Bizim hiç mi sorumluluğumuz yok? Gerçekten, bu kadar masum muyuz?

Takılıyor aklıma işte, soruyorum: Bu kedileri ne zaman, nasıl bu denli kaybettik?

Hoşumuza gitse de gitmese de, haklı da olsak haksız da, bugün gelinen noktada bizlerin algılamasıyla, başkalarının, dünyanın algılaması maalesef artık örtüşmüyor.

Bugün batı medyası PKK militanlarından artık Kürt isyancılar veya Kürt ayrılıkçılar diye söz ediyor. Stratejik ortağımız (!) Kuzey Irak’tan ısrarla Kürdistan diye söz ediyor. Kuzey Irak devletleşiyor. PKK siyasallaşıyor. Haritalar, planlar, posterler, gösteriler biz kafamızı kuma gömsek de alabildiğine ortalığa dökülüyor. İçine düştüğümüz durum ve gidişatın, 23 yıldır sadece askeri alanda sürdürdüğümüz mücadelenin sonunda ulaştığımız yer maalesef budur.

Evet, varlığımıza karşı savaş veren düşmanlarımız var. Hem batıda, hem doğuda.

Bölmek istiyorlar bizleri, ülkemizi, hepimiz biliyoruz. Başından beri biliyorduk.

Ama düşman sizi nerenizden vurabilir? En zayıf olduğunuz noktadan.

Peki, biz niye bir yanımızı bu kadar zayıf düşürdük? NEDEN?

04.11.2007, onpunto.com

Hiç yorum yok: