Bir reklam sloganı vardı bir aralar: “Susuzluk hiçbirşeydir, imaj her şey”
Öyle bir iletişim çağında yaşıyoruz ki, bilgi akışının hızına, akan bilgilerin çokluğuna, çeşitliliğine yetişmek imkansız görünüyor. Hele ki Türkiye gibi çalkantılı bir coğrafyada yaşıyorsanız, gün içinde değişen haber başlıklarının, sürekli değişip duran gündem maddelerinin hangi biri hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmayı başarıp bir de bununla ilgili kendimizce nasıl fikir sahibi olabileceğimizi düşünün bir.
Zaten bunu yapmaya kalkışsanız zamanınız yetmez. Bütün gün her türlü işinizi gücünüzü bırakıp “her saat başı” ajansları, gazeteleri, televizyonları takip etmeniz gerekir.
Tüm bu bilgi kirliliği ortamında ortalama bir insanın yapabileceği ortalama davranış, ancak imajlar (intiba) üzerinden fikir sahibi olmaya çalışmaktır.
Yani bakıyoruz bir insana ya da bir kuruma; şöyle yüzeyselce bize değişik yollardan iletilen haberleri, mesajları süzüp kafamızda bir yargıya, bir kanıya varıyoruz: “Bu iyi bir insan”, “Şu kurum güvenilir bir kurum” diyoruz mesela.
Bu gayet normal bir durumdur. İletişim bilimlerinin Halkla ilişkiler dalında “Algılama Yönetimi” kavramı bu konuyla yakından ilgilenir. Algılama yönetimi kurum ve kuruluşların, onlara duyarlı olan bireylerde nasıl bir algılaması olması gerektiği üzerinde durur. Ve toplumun gözü önündeki kurumlar ve kişilerden bazıları toplumun kendileriyle ilgili algılamalarını, bu işi yapan profesyonellerin yardımıyla yönetir ve yönlendirirler. Yani bu algılama, intiba bırakma işi bu kadar ciddi bir konudur.
Bu durumda düşünüyor ve soruyorum:
AKP’ye oy verenlerin tamamı bu partinin -ılımlı veya değil- İslamcı yapısına mı vermişlerdir oylarını? Her kişi kendine göre beğendiği birtakım yanlar bulmuştur elbette. Kimisi ekonomik politikaları için, kimi muhafazakar bakış açısından ötürü, kimi kişisel çıkarına uygun geldiği için, kimi Erdoğan’ı yakışıklı bulduğu için bile oy vermiş olabilir. Evet, herkesin nedenleri farklı olabilir. Herkes kendi algılamasına göre davranmıştır.
Yüzde 47’lik insan topluluğu, topyekûn AKP’nin tüm tüzüğünü, gizli-açık hedeflerini ezbere biliyor da tamamıyla kayıtsız şartsız bu partiye destek veriyor gibi düşünemeyiz herhalde. Değil mi?
Durum böyleyken bir siyasi parti ben çok büyük oy aldım, demek ki bana oy verenler ben ne dersem arkamdadır, her yaptığımı destekleyeceklerdir gibi bir yargıya varabilir mi?
Şimdi AKP’ye dava açılması demek ona oy verenlerin tümüne açılmış bir dava anlamına mı gelir? “Demokrasiye kalkan eller” midir yargının açtığı dava?
Gerçekten demokrasi tanımımız bu mudur?!?
Günlerdir hayretler içerisinde izliyorum. “Yüzde 47 oy almış bir partiye nasıl dava açmaya cüret edebilir bir başsavcı?!?” deniliyor. Ne ilgisi var? Birisi bana anlatabilir mi acaba?
Hukukun üstünlüğü kavramı o kadar çok kullanılıyor ki artık ne anlama geldiğini bile algılayamaz hale geldik. Hukuk’un üstünlüğü demek, hukuk önünde herkes eşittir demektir. Aslolan hukuktur demektir. Bir kişi veya kurum anayasayı çiğnemişse veya çiğnediği “iddia ediliyorsa”, isterse yüzde 99 oy almış olsun hukuk önünde hesap verecektir demektir.
AKP ile ilgili suçlamalar henüz iddia aşamasındadır. Yani suçu henüz ispatlanmamıştır. Ama görülüyor ki AKP liler mahkemeye suçlu olmadıklarına dair savunma hazırlamak yerine, ağızlarından köpükler saçarak ve boyun damarlarını şişirerek bunun millet iradesine saldırı olduğunu haykırıyorlar. Yüzde 47’lik halkın arkalarında olduğunu söylüyorlar.
Aynı yanlışı medya da yapıyor. Anket yapıyorlar mesela: “ Sizce AKP kapatılmalı mı, kapatılmamalı mı?” “Sizce suçlu mudur, değil midir?” Biz nasıl bilebiliriz? Hukukçu muyuz hepimiz?
Hepimiz hukuk uzmanı olduk bir haftadır. İddianamenin ne kadar haklı veya saçma olup olmadığını tartışıyoruz.
Bu sabah Nazlı Ilıcak’ı dinledim bir haber programında. Bu aşamada AKP’nin yapması gereken sine-i millete dönmek ve seçimleri yenilemektir diyor. Nasıl yani? Millete mi oylatacağız AKP’nin anayasayı çiğneyip çiğnemediğini? Hatta benim bir önerim var: Hiç sandıklarla uğraşmayalım, SMS mesajlarıyla oylayalım olsun bitsin.
Buna olsa olsa sandık demokrasisi (imaj demokrasisi) denir. Her başımız sıkıştığında koyalım sandığı halkın önüne, halk da yeterince bilgili veya bilgisiz her konuda kafasındaki imajlara göre oy versin, karar versin.
Kuvvetler ayrılığı ilkesini bir kenara bırakalım o halde. Her şeye birebir vatandaşlar karar versin. Olacak şey mi? Eğer her şeye halk karar verecekse kurumlar neden var? Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ama unutmayalım ki millet egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar (yasama, yürütme ve yargı) eliyle kullanır.
İktidar partisi ve yandaşları ikide bir sandık kavramını gündeme getirerek konuyu saptırıp demagoji yapıyorlar. Seçimleri kazanmış olmanız aklınıza esen her şeyi yapabilme yetkisi aldığınız anlamına gelmez. Seçimleri kazanmak, anayasanın size izin verdiği ölçülerde ülkeyi yönetme yetkisini almanızdır. Sandık demokrasinin bir unsurudur, demokrasinin kendisi değil.
Bırakalım hukuk işlesin. Çünkü hukuk insanlar ve kurumlar hakkında onların imajlarına göre değil, delillere dayanarak ve yasalara göre karar verir. Birer birer hepimizin, bu toplumda yaşayan her bireyin hukuka ihtiyacı vardır. Hukukun olmadığı bir yerde demokrasinin d’si bulunamaz.
13.03.2008, onpunto.com
13 Mart 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder