5 Aralık 2009 Cumartesi
18 Eylül 2009 Cuma
Vali Güler kendini ele mi verdi?

Münevver Karabulut cinayetini birçoklarımız gibi başından beri, öncelikle dehşet ve giderek büyüyen garip bir kinle içselleştirerek takip ediyorum. O nedenle bu konuyla ilgili medyadaki haberlerin neredeyse tamamını okuyor, izliyorum.
Bu izlemelerimden birinde geçen hafta; hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir TV haberinde Vali Güler konuşuyor ve aileyle kesinlikle bir pazarlık olmadığını, İçişleri Bakanı'nın dahi bu konuda açıklama yaptığını, çemberin daraldığını anlatıyorken iki cümle arasına konuyla tamamen ilgisiz olduğunu o anda bana düşündüren bir kelam sıkıştırdı: "Cinayetin işlendiği yaş önemli." O anda 'bu ne şimdi?ne alaka' diye düşündüğümü hatırlıyorum. 'Çocuğu mu koruyor şimdi de?!?'
Dün Cem Garipoğlu doğumgününe ve dolayısıyla 18 yaşını doldurup yetişkin sayılmasına birkaç ay kala teslim edildi haberlerini okurken aklıma bu geldi. Bir an için kendimden emin olamadım, acaba yanlış mı hatırlıyorum diye düşündüm. Google'da arattım ve karşıma sadece millethaber.com diye bir sitede 14 Eylül 2009 tarihli haberin birebir tam metni çıkıverdi! Yanılmamışım. Buyrun haber metni:
"İstanbul Valisi Muammer Güler, Münevver Karabulut cinayetinde aile ile polis arasında bir pazarlık olmadığını söyledi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde düzenlenen basın toplantısına katılan Vali Güler, Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili soruları yanıtladı. Gazetecilerin “aile ile pazarlık yapıldığı" yönündeki iddialarını yanıtlayan Vali Güler, “İçişleri Bakanımız da bu konuda açıklama yaparak iddiaları yalanladı. Aile ile herhangi bir pazarlık yapılmadı. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının uygulanmasında istisnalar vardır. Suçu işlediği yaş önemlidir. Çember daralıyor. Her türlü çalışmalarımız devam ediyor. Şu anda herhangi bir somut bir şey yok. Kısa sürede ele geçirileceğine inanıyorum" diye konuştu." 14.09.2009
http://www.millethaber.com/55790-Vali_Gulerden_Munevver_Aciklamasi_haberi.html
O gün anlam veremediğim bu konuşma bugünkü bilgilerle sizde ne uyandırıyor? Sanki Valimiz bilinçaltını ifşa etmiş gibi değil mi? Eğer kendisine bir önceki soruda (TV haberleri özet veriyor malum) Cem'in 17 yaşından küçük olduğu için alacağı cezada indirim olup olamayacağı yönünde basın mensuplarından bir soru yöneltilmemiş ise Vali Güler bu sözü durup dururken niye söylesin, söyledi? Ağızdan kaçırılmış bir bilgi kırıntısı mı bu?
Burada gazeteci arkadaşlardan rica ediyorum. O günkü basın toplantısının tamamının kayıtlarına baksınlar. Bu yönde bir soru sorulmuş mu sorulmamış mı? Eğer sorulmamışsa Vali Güler, pazarlık yapılmadı başlıklı açıklamasında, tam tersine gerçekte yapılan pazarlıklardaki konu başlıklarından birini yanlışlıkla ifşa etmiştir. İnsan zihninin bir oyunu işte.
Aylarca süren yoğun kamuoyu baskısından bunalan devlet yetkililerinin aynı şekilde aileyi baskı altına altıkları biliniyor. Dolayısıyla eğer varsa pazarlıklar sırasında çocuğu teslim edin bir an önce, yaştan ötürü polis yerine savcı sorgulayacak, cezaevi yerine ıslahevine konacak ve zarar görmeyecek gibi konuşmaların geçmesi muhtemel. Valimiz de 'yok pazarlık falan yok, yaş da küçük zaten, çember de daralıyor' şeklinde, bir nevi sayıklama halinde gibi...
Cem Garipoğlu, bugünkü bazı gazetelerin de şüphelerini dile getirdikleri başlıklarla konu ettikleri gibi, güzelce planlanmış, çalışılmış bir şekilde polise teslim oldu. Herşey hesaplanmış görünüyor.
Dileğim basının ve kamuoyunun bundan sonraki aşamalarda da bu davaya olan ilgisini kaybetmemesi ve yargının, özellikle savcıların Garipoğlu Oyunu'nu bozması. Bizler; Münevver'i bunca sahiplenip, acısını içselleştirip içinde duyumsayan bireyler olarak vicdanlarımızı ancak bu şekilde ferahlatabiliriz.
Etiketler:
Cem Garipoğlu,
Münevver Karabulut,
testere cinayeti,
Vali Muammer Güler
22 Temmuz 2009 Çarşamba
Kutsal Damacana! Çok güldüm ! :))
Önce habere bakalım :"Asansörde boş damacanayla mastürbasyon yaparken yakalandı!
BURSA’nın Nilüfer İlçesi’nde “Bu kadarına da pes artık” dedirten bir olay yaşandı. İlçedeki bir sitenin yönetimi, sitenin güvenlik kameralarında ve bilgisayar sisteminde arıza olunca durumu sistemi kuran firmaya bildirdi. Firma yöneticileri, arızayı gidermek için bilgisayarlı sistemi ve güvenlik kamerası kayıtlarını incelemeye aldı. Arızayı belirlemeye çalışan firma, kısa süren çalışma sonunda duyanları şaşkına çeviren bambaşka bir olayı gün yüzüne çıkardı. Bilgisayar firması yetkilileri, sitenin 10’ar katlı bloklarından birinin asansöründe, binaya su getiren firmada çalışan 27 yaşındaki su dağıtıcısı Naci K.’nin yaklaşık 1 dakika boyunca boş damacanayla mastürbasyon yaptığını gördü. Bilgisayar teknikerleri, kayıtları daha da dikkatle incelediklerinde aynı kişinin aynı gün içinde iki kez su getirdiğini; boş damacanayla mastürbasyon yaptığını tespit etti. Firma yetkilileri, durumu hemen site yönetimine bildirdi.
‘ÇEŞMEDEN İÇİYORUM’
Site yönetimi durumu örtbas etmeye çalışsa da site sakinlerinden inşaat teknikeri T.K. güvenlik kamerası görüntüleriyle karakola başvurdu. Yaşanan olayı seyrettiğinden beri şehir şebekesinden su içtiğini söyleyen T.K. Naci K.’den
şikâyetçi oldu. İşten çıkarılan Naci K., çıkarıldığı savcılıktan tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi. Olayın ardından sitenin içindeki duvarlara ise, su dağıtıcısının çalıştığı firmadan “Bazı nedenlerle” su alınmaması gerektiği yönünde uyarı yazıları asıldı. " Habertürk, 22.07.2009
Ayy, çok eğlendimmm :))
Benim anlamadığım bu yapılan şey yani mastürbasyon niye sapıklık oluyor? Kadınların vibratörle yaptığını çocukcağız damacanayla yapmış alt tarafı! :) Utanmasalar damacanaya tecavüz etti filan diyecekler :) Tek sorun halka açık bir yerde yapacak cahil cesaretini gösterecek kadar zor durumda kalmış olması!!! Yalnız damacanın çapını düşününce oha! diyesim geldi!
Ayrıca haberin "yaklaşık 1 dakika boyunca" ve " musluktan su içiyorum" kısımlarına kopmuş durumdayım. Haber metnini yazan arkadaş da epeyce eğlenmiş doğal olarak :)
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Gitmek mi zor kalmak mı?
Çok eski bir arkadaşım ziyarete geldi beni geçenlerde. Londra'da tanışmıştık. Ben döndüm o macerasına uzun yıllar devam etti. Sonra kalktı önce Fransa'ya sonra Moskova'ya gitti. Aşık oldu. Sürekli gezdi durdu. Yeniden ve yeniden başlamaktan bıkmadan, üşenmeden hep yeni bir şeyler arayarak... En sonunda yaş geldi 40'ı geçti ben en iyisi bir kadınla evleneyim, 'settle down' olayım, çocuklarım olsun artık yeter dedi ve ailesinin yanına Antakya'ya yerleşti. Yaş 40'ı geçti dediysem bakmayın, hala onu tanıdığım günkü kadar genç görünüyor adi!
Araya uzun zamanlar da girse, görüştüğümüzde hep sanki daha yeni ayrılmışızcasına bir sıcaklık ve yakınlık kurulur aramızda. Bazılarıyla öyledir hani, bilirsiniz. Yanında kendin gibi olduğun, kasmadığın, rahat ettiğin dostluklar ne kıymetlidir ah!
Bana dedi ki, senin gitmen lazım buralardan. Benim de istediğim, bildiğim, hatta planlayıp sürekli ertelediğim, nedense cesaret edip bir türlü adımımı atamadığım şeyi söylüyor işte... Yaş olmuş 36. Herşeye yeniden başlamak için yeterli enerjim ve azmim var mı, bilemiyorum. Hadi o zaman sen de gel diyorum, can yoldaşı oluruz uzak kıtada birbirimize. Mavi mavi gülümsüyor, gözlerimin içine bakarak. Birşey söylemiyor. İkimiz de biliyoruz ki bu sadece benim yola çıkmamı gerektiren birşey ve bu söylediğim de erteleme ve kaçma dürtümden başka birşey değil. Eğer gitmezsen, en azından bunu denemezsen birkaç yıl sonra bu iri gözlerinden boş boş bakan birini görme ihtimalim çok fazla diyor. Haklı, biliyorum...
Gitmek... Ne kolay söyleniveren bir sözcük. Kalmak çok kolay geliyor şu anda bana. Tembel tembel uzanıp hayaller kurmak kadar. Ama hayat hiç de basit değil, hiçbirimiz için. Biliyorum ve anlıyorum ki artık, yaşadığımız sürece yan gelip yatacak ve huzuru bulacak kolaylığı bulamayacağız hiçbirimiz. Hep mücadele olmak zorunda. Yaşamın esprisi bu herhalde. Anı da kaçırmadan, kendi iç huzurunu takip ederek ya da kovalayarak kaliteli bir yaşam sürmek gerek.
Selim, diyorum, benim jetonum hep geç düşüyor farkında mısın?
Gülüyor:
-Evet!
Araya uzun zamanlar da girse, görüştüğümüzde hep sanki daha yeni ayrılmışızcasına bir sıcaklık ve yakınlık kurulur aramızda. Bazılarıyla öyledir hani, bilirsiniz. Yanında kendin gibi olduğun, kasmadığın, rahat ettiğin dostluklar ne kıymetlidir ah!
Bana dedi ki, senin gitmen lazım buralardan. Benim de istediğim, bildiğim, hatta planlayıp sürekli ertelediğim, nedense cesaret edip bir türlü adımımı atamadığım şeyi söylüyor işte... Yaş olmuş 36. Herşeye yeniden başlamak için yeterli enerjim ve azmim var mı, bilemiyorum. Hadi o zaman sen de gel diyorum, can yoldaşı oluruz uzak kıtada birbirimize. Mavi mavi gülümsüyor, gözlerimin içine bakarak. Birşey söylemiyor. İkimiz de biliyoruz ki bu sadece benim yola çıkmamı gerektiren birşey ve bu söylediğim de erteleme ve kaçma dürtümden başka birşey değil. Eğer gitmezsen, en azından bunu denemezsen birkaç yıl sonra bu iri gözlerinden boş boş bakan birini görme ihtimalim çok fazla diyor. Haklı, biliyorum...
Gitmek... Ne kolay söyleniveren bir sözcük. Kalmak çok kolay geliyor şu anda bana. Tembel tembel uzanıp hayaller kurmak kadar. Ama hayat hiç de basit değil, hiçbirimiz için. Biliyorum ve anlıyorum ki artık, yaşadığımız sürece yan gelip yatacak ve huzuru bulacak kolaylığı bulamayacağız hiçbirimiz. Hep mücadele olmak zorunda. Yaşamın esprisi bu herhalde. Anı da kaçırmadan, kendi iç huzurunu takip ederek ya da kovalayarak kaliteli bir yaşam sürmek gerek.
Selim, diyorum, benim jetonum hep geç düşüyor farkında mısın?
Gülüyor:
-Evet!
17 Haziran 2009 Çarşamba
Madi Clara kim?
Son günlerde iyice şöhreti artmaya başlayan Madi Clara'nın blogunu başından beri takip ediyorum. Medyada bu blogu Akşam Gazetesi'nden Yiğit Karaahmet'in mi, Oray Eğin'in mi, yoksa ikisinin birlikte mi yazdığına dair dedikodular ve tahminler dolaşıyor. Ben Oray Eğin olduğunu düşünenlerdenim. Yazı üslubu ve kullandığı kelimelerle kendini ele veriyor ve bu blog açıldığından beri kendi adıyla yazdığı blog sayfasına el sürmedi. Rayting başını döndürdü belli ki. Ne de olsa kötülük (madilik), dedikodu ve sivri dil her daim iş yapıyor. Madi Clara şöhretler dünyasında bazılarını out ediyor, bazılarına sataşıyor, kısacası epeyce bir yaramazlık ediyor. Huysuz Virjin tadında kötücül gay muhabbetleri hoşunuza gidiyorsa buyrun burada :))
http://madiclara.blogspot.com/
http://madiclara.blogspot.com/
Pardon
Sezen Aksu- Pardon
Pardon, bakar mısınız? Tanışmış mıydık? Sevmiş miydim ben sizi hiç? Sevişmiş miydik? Pardon, daha önce konuşmuş muyduk? Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk? Yüzünüz ne kadar da aşina. Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim. Gözünüz öyle uzak bakmasa sizi tanıdığıma yemin ederim. Peki bu şarkıyı hatırlar mısınız? Pardon, bakar mısınız? Adınız neydi sizin? Baş harfini göğsüme yazmış olabilirim. Pardon, daha önce nerdeydiniz? Geçtiğiniz yollara düşmüş olabilirim. Yüzünüz ne kadar da aşina. Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim. Gözünüz öyle uzak bakmasa sizi tanıdığıma yemin ederim. Pardon.
10 Haziran 2009 Çarşamba
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Özlemek
Dün akşam oturmuş annemle karşılıklı sohbet ediyorduk. Sonra annem şu ağda gibi uzayıp, bitmek bilmeyen televizyon dizilerinden birini* izlemek üzere televizyonu açtı. Ben de bilgisayarımı.
Konsantre olmuş bir şekilde internette sörf yaparken, bir süre sonra televizyondan gelen sesler dikkatimi çekmeye başladı. Arada göz atmaya başladım. Esas kız esas oğlana öyle şeyler söylüyordu ki ister istemez iyice kulak kabartır buldum kendimi. Anladığım kadarıyla bu ikisi uzun bir ayrılık sürecinden sonra bir şekilde karşılaşmışlar ve kızın ayrıldıktan sonra gizlice çocuğun yaşadığı şehre gidip onu uzaktan bir süre izlemiş olduğu ortaya çıkıyordu. Kız önce inkar edip durdu, sonra da güzel gözlerinden yaşlar fışkırtarak şuna benzer bir tirad attırdı:
"Evet, geldim! Çünkü beni terkedip giden kalpsiz adamı öyle özlemiştim ki. Uzaktan da olsa görmek, hissetmek, biraz olsun yakınlaşmak istedim. Yanına gelip 'Sensiz yapamıyorum, sen de bensiz yapamazsın' demek istedim. Ama yapamadım. Ne kadar kızsam da, çok özledim. Sonra bu özlemle yaşamayı öğrendim. İçimdeki o hasretle barışıp yoluma devam etmek zorundaydım..."
Esas oğlan "Neden yanıma gelmedin? Beni kendime getirmedin? Bu kadar zamanı neden kaybettik?" dediğindeyse kızın cevabı çok tanıdıktı: " Ne tepki vereceğini bilemezdim. Korktum. Acaba beni özlemiş miydin? Hala seviyor muydun? Yoksa önemsemiyor muydun? Bilemezdim..."
Ne kadar klişe değil mi?
Ve ne kadar gerçek...
Düşündüm ki acaba kaçımız bu şekilde sorularla, kırgınlıklarla, tedirginlik ve duraksamalarla, en önemlisi özlemlerle yolumuza devam etmeye çalışmayı seçmişizdir? Neden insanlar birini çok ama çok özledikleri halde ne cevap alacaklarını umursamaksızın bunu o kişiye söyleyemezler? Belki şehirden şehire gitmemişizdir ama , eminim birçoğumuz bu devirde internetten o özlediğimiz kişinin hakkında birşeyler bulmayı ümid ederek araştırma yapmışızdır. Benim yapmışlığım var şahsen. Belki bir resim, belki bir haber, birkaç satır birşey, herhangi birşey... Biraz olsun yakınlaşmak ümidiyle...
Haşmet Babaoğlu sık sık yazar: 'Aşk, özlemektir' diye. Öyle midir? Belki de aşk komple bir enayilik durumudur. Özleyip özleyip içinde bıraktığına göre...
Bilemedim... Bildiğim tek şey yaşamın çok kısa bir macera olduğu... Aşktır, değildir; lütfen, özlediklerinizi arayın, arayalım... Hele ki zaten kayıptaysanız daha fazla ne kaybedersiniz? Gurur mu? Ego mu? Eh, patlayalım o zaman egomuzla!
* Asi, Kanal D
Konsantre olmuş bir şekilde internette sörf yaparken, bir süre sonra televizyondan gelen sesler dikkatimi çekmeye başladı. Arada göz atmaya başladım. Esas kız esas oğlana öyle şeyler söylüyordu ki ister istemez iyice kulak kabartır buldum kendimi. Anladığım kadarıyla bu ikisi uzun bir ayrılık sürecinden sonra bir şekilde karşılaşmışlar ve kızın ayrıldıktan sonra gizlice çocuğun yaşadığı şehre gidip onu uzaktan bir süre izlemiş olduğu ortaya çıkıyordu. Kız önce inkar edip durdu, sonra da güzel gözlerinden yaşlar fışkırtarak şuna benzer bir tirad attırdı:
"Evet, geldim! Çünkü beni terkedip giden kalpsiz adamı öyle özlemiştim ki. Uzaktan da olsa görmek, hissetmek, biraz olsun yakınlaşmak istedim. Yanına gelip 'Sensiz yapamıyorum, sen de bensiz yapamazsın' demek istedim. Ama yapamadım. Ne kadar kızsam da, çok özledim. Sonra bu özlemle yaşamayı öğrendim. İçimdeki o hasretle barışıp yoluma devam etmek zorundaydım..."
Esas oğlan "Neden yanıma gelmedin? Beni kendime getirmedin? Bu kadar zamanı neden kaybettik?" dediğindeyse kızın cevabı çok tanıdıktı: " Ne tepki vereceğini bilemezdim. Korktum. Acaba beni özlemiş miydin? Hala seviyor muydun? Yoksa önemsemiyor muydun? Bilemezdim..."
Ne kadar klişe değil mi?
Ve ne kadar gerçek...
Düşündüm ki acaba kaçımız bu şekilde sorularla, kırgınlıklarla, tedirginlik ve duraksamalarla, en önemlisi özlemlerle yolumuza devam etmeye çalışmayı seçmişizdir? Neden insanlar birini çok ama çok özledikleri halde ne cevap alacaklarını umursamaksızın bunu o kişiye söyleyemezler? Belki şehirden şehire gitmemişizdir ama , eminim birçoğumuz bu devirde internetten o özlediğimiz kişinin hakkında birşeyler bulmayı ümid ederek araştırma yapmışızdır. Benim yapmışlığım var şahsen. Belki bir resim, belki bir haber, birkaç satır birşey, herhangi birşey... Biraz olsun yakınlaşmak ümidiyle...
Haşmet Babaoğlu sık sık yazar: 'Aşk, özlemektir' diye. Öyle midir? Belki de aşk komple bir enayilik durumudur. Özleyip özleyip içinde bıraktığına göre...
Bilemedim... Bildiğim tek şey yaşamın çok kısa bir macera olduğu... Aşktır, değildir; lütfen, özlediklerinizi arayın, arayalım... Hele ki zaten kayıptaysanız daha fazla ne kaybedersiniz? Gurur mu? Ego mu? Eh, patlayalım o zaman egomuzla!
* Asi, Kanal D
13 Mayıs 2009 Çarşamba
"Ruhumu Kim Üfledi?"

Bülent Ersoy'u bu yüzden seviyorum. Hakkını savunmayı, bazı konularda net tavır koymayı çok iyi biliyor. Kırılıp bükülmüyor. Erkekten daha erkek, kadından daha kadın! Eğer meselemiz cinsiyetse(!)
En son Reha Muhtar'ın programında Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç'ı paralarken görüldü kendisi. Geçen günlerde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın, Bülent Ersoy ve Zeki Müren hakkında cinsiyetleri ile ilgili aşağılar sözler sarfetmesi tartışma yaratmıştı, hatırlarsınız. Bu konuyla ilgili biraz dini referanslı görüşler ileri süren, biraz da kastını aşan cümleler kuran Ali Bulaç karşısında Bülent Ersoy söz hakkını kullanarak programa telefonla bağlandı:
"Benim ruhumu kim üfledi? Allah üfledi ve Rahman'ın nefesidir diyorsunuz. O zaman demek ki o nefes beni de üfledi dünyaya gel dedi, o dedi ve ben oldum. O zaman biz şimdi, tövbe Haşa o zaman Allah'ı mı sorumlu tutacağız? Veya niye beni Reha Muhtar veya Leman Sam gibi dünyaya getirmedin Ya Rabbi mi diyeceğiz? Böyle bir hakkımız var mı? Çünkü dünyaya gelmemizi bile bize sormuyorlar ki! Böyle bir hakkımız yok. Dünyaya gelişimizde bize 'Sen dünyaya ne şartlarda geleceksin veya gelmek istiyor musun?' diye bana soran oldu mu? Hayır. Burada Allah'ı sorguluyorsunuz... İnsanlar beyinleriyle düşünür, belden aşağılarıyla değil."
Bu konuda daha önce Eşcinsellik tercih midir başlıklı bir yazı yazmıştım. Ayrıca yine bu konuda Hürriyet'ten Sevil Atasoy'un "Herşey teşvik edilebilir ama LGBT olmak asla!" başlıklı harika yazısını da şiddetle tavsiye ediyorum.
Ne diyeyim? Bu yüzyılda Allah insanlara biraz daha akıl, sezgi ve anlayış ihsan eylesin.
Amin.
Etiketler:
Ali Bulaç,
Bülent Ersoy,
Ertuğrul Günay,
eşcinsellik,
Reha Muhtar,
Sevil Atasoy
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Aşkın Güzellik Üzerine Etkileri
Geçenlerde bilgisayarımda fotoğraflarıma bakıyorduk bir arkadaşımla. Bir tane fotoğrafa geldiğimizde arkadaşım dedi ki "Ah, dur bakayım, sen burada aşıksın bence!" Kafamı çevirip şöyle bir baktım ve nereden anladın diye sordum. " Ben erkeğim, anlarım kadınlardaki bu değişik halleri" dedi. "Vallahi o senin erkek olmanla değil de biraz algılarının açık olmasıyla bağlantılı sanırım" diye cevap verdim. Gerçekten de sırılsıklam aşık olduğum günlerde çekilmiş bir fotoğraftı. Dikkatle inceledim. Sonra değişik zamanlardaki başka aşık hallerimde çekilmiş fotoğraflarıma baktım arkadaşım gittikten sonra sırayla. Nasıl da ışıldıyormuş suratım sahiden de. Kendinden daha emin, bakışlar yumuşacık ve pırıltılı, cilt taptaze...Daha sonra 'o' gittikten sonraki günlerde çekilenlere baktım. Ergenlik dönemine yeniden girmişim! Bir de aşkın uzunca süreler hiç uğramadığı zamanlardaki durumlara baktım. Hmm,ı ıh...
Siz de bakın aşklı ve aşksız fotoğraflarınıza. Ne demek istediğimi anlayacağınıza eminim.
Siz de bakın aşklı ve aşksız fotoğraflarınıza. Ne demek istediğimi anlayacağınıza eminim.
30 Nisan 2009 Perşembe
Renaud Garcia Fons

Geçen akşam Beyoğlu'nda Mephisto'nun kapısından içeri girdim ve kulağıma çalınan müzikle büyülenip bir süre yerimden kıpırdayamadım. Sonra bu nedir diye sorduğumda Renaud Garcia -Fons'la tanıştım. Arcoluz albümüymüş. Jazzla aram çok da hoş değildir ama bu jazz başka jazz, sanıyorum modern jazz kategorisine girer. Akdeniz esintileriyle son derece melodik bir şekilde kontrbas, violin, flamenko gitar ve perküsyonla kendimden geçiyorum günlerdir...Muhteşem...En son albümününn adı La Linea del Sur
22 Nisan 2009 Çarşamba
AŞK

Kitabı alırken aslında biraz önyargılıydım. Daha önceki romanlarını o kadar sevmemiştim çünkü. Ama hem konu 'aşk' olunca hem de içinde Mevlana ve Şems de olunca merakım ağır bastı. İyi ki de basmış.
Elif Şafak bu romanı neden İngilizce olarak yazmış diye düşündüm ilkin. Çünkü böyle bir roman Türkçe yazılsaydı çok daha zengin, çok daha lezzetli olurdu eminim. Belki de Türkçe edebiyatına pek güvenememiştir diye içimden geçirdim. Bunda da doğruluk payı olduğunu hissediyorum açıkçası. Yazarın kendisi de bir röportajında “İngilizcem anadilim kadar iyi değil tabii ki ama bana heyecan veriyor. Yazarken İngilizce’nin yarattığı mesafe bana iyi geliyor” (Vatan Gazetesi, 22.03.2009) diye açıklamış bu durumu.
Romanın anlatımı ve kurgusu Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını hatırlatıyor biraz. Ama oradaki ‘yazarlık’ çok iddialı ve hayranlık uyandırıcıydı, bunda ise daha çok gönülden kopan bir akıcılık var. Dili filan önemsemiyorsunuz okurken. Önemseyecek olsanız kitabın geçtiği dönem itibariyle dilin aşırı düzlüğü sizi rahatsız edebilir. Fakat anlatılan ve size yaşatılan aşkın kendisi zaten öyle büyüleyici ki, yazarın varlığını bu hikâyede hissetmiyorsunuz bile.
Elif Şafak aşkı öylesine sahici, öylesine içten, sade, dürüstçe ve tutkuyla anlatıyor ki, bilmiyorum belki benzer duyguları daha önce çok yoğun yaşamışlığımdan mıdır nedir, tüm anlatılanları üstünüze alınıyorsunuz. Sanki bir yerlerden bu hikâye bana özellikle gelmiş-gönderilmiş gibi oldum okurken. Oradaki mistisizmden, sufizmden fena halde etkilendim galiba. Çok ağladım. Çok düşündüm. Ve deli gibi 'hissettim'. Kalbim hızlandı yer yer, heyecanlandım. Öylesine yoğun bir ilişki kurdum ki kitapla, bitince de ayrılamadım. Hala başucumda duruyor.
Hem Ella’nın başına gelen; hiç tanımadığı Aziz’le dünyanın bir ucundan yazışarak başlayan ve ilerleyen aşkın safhaları, kıvrımlarıyla, hayali ve sıradan gibi görünen ama aslında tümüyle ruhani, saf ve aynı zamanda ayakları yine de yere basan dünyevi (adına, sıfatına ne derseniz deyin) aşkla özdeşleşiyor (o mektupların tıpatıp aynılarını bir zamanlar birine yazmış olduğumdan olsa gerek?), hem de Rumi’nin Şems’le büyülenişini neredeyse ruhumda birebir yaşıyordum okurken. Şems’in kırk kuralını ise sanki bana söyleniyormuş gibi özümsedim, içselleştirdim. Eminim okuyan herkeste benzer duygular uyanmıştır.
Aşkla ilgili meselesi olanların kitaba balıklama dalmalarını tavsiye etmem. Çünkü hazırlıksız yakalanabilirsiniz.
Rumi’nin Şems’i kaybettikten sonra hislerini anlattığı bölümden:
“Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsın. İçinde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsın. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gene de canını yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar. Bir daha gülemeyeceğini, asla hafiflemeyeceğini sanırsın. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece şu anı kurtararak… Gönlünün kandili sönmüş, zifiri gecede kalmışsındır. Ama işte ancak böyle durumlarda, yani iki göz birden karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır insanda. Kapanmayan bir göz…
Yani kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakınca her yerde görmeye başlarsın…” **
Yazarın kendisi röportajlarında konuşurken ilahi aşkla dünyevi aşkı ayırıyor ama romanda öyle değil. Aşkı dünyevisiyle, ruhanisiyle, önyargısız, olduğu gibi her şeyiyle bir bütün olarak almış. Aşk’ın kendisi zaten tanrısal bir şey değil mi?
İşte Şems’in Kırk Kuralı’nın biri:
“Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi, cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya dışındasındır, hasretinde.”
** Çağrışım yaptı: “ now i know you’re somewhere/ you’re everywhere to me/ you’re the color of the sky/ a reason to believe” By the Boab Tree, Ophelia of the Spirits- Australia Soundtrack Album,2008.
18 Nisan 2009 Cumartesi
İkinci Cumhuriyet Bunun Neresinde?

Mehmet Altan ve Ahmet Altan kardeşleri İkinci Cumhuriyet tezini ortaya attıkları günlerden beri biraz kuşkuyla, biraz da merakla takip ederim belki birçoklarımız gibi.
Bir yandan binbir çileyle, zorlukla, kanla ve devrimle kurulmuş olan Cumhuriyet’i ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü yer yer insafsızca, tarihsel zamanından bağımsız ve nefrete varan aşırı tepkisel bir şekilde yerden yere vurmalarına fena halde içerlerken diğer taraftan da yönelttikleri eleştirilerin doğruluk payını tartar ve zaman zaman hak da veririm. Hem kızar, hem kulak veririm ve böyle gelgitler içinde yine de takibi bırakmam.
Ahmet Altan’ı Taraf Gazetesi’ni kurup başına geçtiğinden beri ise daha çok şaşkınlıkla izliyorum. Yazılarını bir romancı derinliğinden özellikle arındırarak zeka seviyesi en düşük kişilerin bile anlayabilmesi için olsa gerek- en basit dille yazışı, fikirlerini irdeleyerek anlatmak yerine daha çok dikte eder hali, pazarlama ve satış eğitimi görmüşlerimizin çok iyi bildiği satış kapama dediğimiz (closing) soru sorarak ikna etme taktiğini uygulayan demagojiye çalan üslubu, yer yer saldırganlaşan tavrı…
Bazı aklı selim yazılarında yaptığı tespitlere katılmamak elde değil. Gerçek bir demokrasi ve özgürlük talebinin nesi yanlış?
Evet, bu ülkede hala bir Genelkurmay Başkanı büyük bir toplantı organize edip, bir başöğretmen edasıyla iç ve dış politikayla ilgili görüşlerini sıralıyor ve bunu neredeyse tüm TV kanalları canlı bağlantıyla duyuruyor ve bizlere bu çok normal geliyorsa burada bir yanlışlık var demektir. Askerin kendisini ülkenin gerçek sahibi gibi görüp ülkeyi yönetme sevdasından vazgeçmesi gerekir.(Asıl Sorun-Ahmet Altan-Taraf Gazetesi-15.04.2009)
Evet, Cumhuriyetimiz kurulduğundan beri Kürt sorununu bir türlü çözüme kavuşturamadı, hatta yatıştıramadı bile.
Çağdaş uygarlık seviyesini yakalama konusunda dünya sıralamasında hala çok acıklı yerlerdeyiz. Çok doğru.
Medyamız resmi devlet politikalarının güdümünde haber yapmakta veya yapmamaktadırlar. Ülkemizde gerçek bağımsız bir medyadan söz edebilmek çok anlamlı değil.
Evet, şimdilerde adı Ergenekon olan kontrgerilla diye bir örgütlenmenin varlığını yıllar evvel Başbakan Ecevit’in bizatihi kendi ağzından duymadık mı? Onbinlerce insanın ölümünden, karanlık olaylardan, ülkeyi kargaşalara tuhaf yollara manipüle etmek için pis oyunlar oynamaktan sorumlu değil mi bu karanlık güçler? Çok uzun zamandır bildiğimiz gerçekler değil mi bunlar? Ahmet Altan Tehlikeli Masallar (Can Yayınları, 1996) adlı romanında 90’lı yıllarda Güneydoğu’da yaşanan faili meçhul cinayetleri konu etmemiş miydi?
Ergenekon davasını ciddiyetle ele almak gerekir. Hepimiz darbelerden ve darbecilerden yıllarca yeterince acı çekmedik mi?
Evet, tamam, tüm bu eleştirilerin, tespitlerin çoğuna gerçekten katılmadan edemiyorum.
Fakat kendi kendini bitirmiş, varlıklarını yitirmiş, kül olmuş bir imparatorluktan devrimle doğmuş olan ve yalnızca 85 yaşında olan bir Cumhuriyet’e ve onun kurucusuna özetle ‘Beceremediniz işte, Batı medeniyetine yetişemediniz, berbat bir şey ortaya çıkarttınız’ diyerek bu kadar acımasızca yüklenirken insafsızlık etmiş olmuyor musunuz Sayın Altan? Modernleşmeyi başlatan, sanayi devrimine yol açan Fransız Devrimi’nden bu yana yaklaşık 250 yıl geçmiş. Zihniyet ve aydınlanma devrimi Rönesans’ı saymıyorum bile. Bugünkü batı demokrasisine ve medeniyetine ulaşamadığı için yerden yere vurduğunuz, kıyaslama yaptığınız 85 yıllık Cumhuriyet evet, ulusunun zihniyetini, kültür seviyesini yaşayış tarzının şekli kadar hızlı değiştiremedi. Haklısınız.
Geri kalmış bir toplum olmaktan pek de kurtulamadık.
Hepsinde haklısınız.
Asker meselesinde ve Ergenekon davasının ciddiyetle ele alınması konusunda da haklı tespitleriniz var. Fakat gözden kaçırdığınız ya da bakmak istemediğiniz bir nokta var.
Hani Çetin Altan'ın sıkça vurguladığı ve benim de açıkçası yine hak verdiğim cami parfümlü siyaset ile kışla parfümlü siyaset arasındaki sıkışmışlık durumu şimdilerde tamamen tehlikeli bir biçimde kutuplaşarak tırmanıyor. Farkında değil misiniz? Kitleler farkında olarak veya olmayarak bir şekilde manipüle ediliyorlar bugünlerde yine ne yazık ki. Her iki tarafın bağnazları çoğalıyor. Her iki tarafın şovenistleri ve hatta faşistleri…
Bir tarafta dinci cemaatler örgütleniyor, diğer tarafta onlara karşı laik Atatürkçü cemaatler örgütleniyor. Herkes kılıçlarını kuşanıyor.
Neden oluyor bunlar dersiniz? Neden bu çıkmazdan kurtulamıyoruz?
Çünkü Cumhuriyet bir devrimdi. Her devrim kendi karşı devrimcisini üretir. Hala devrim-karşı devrim çatışması içindedir ülkemiz ne yazık ki. Karşı devrim tehlikesine karşı, devrimci ruhların refleksleri hala çok aktif, çok taze, çok dinç. Ve bunların başında da ordu geliyor. Beğenirsiniz beğenmezsiniz bu böyle bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Buradan darbeyi filan savunduğum sanılmasın. Sadece durum tespiti yapmaya çalışıyorum.
Darbeciler tasfiye ediliyor diye çılgınca alkış tuttuğunuz Ergenekon Davası ise Sayın Altan, işte tam da bu iki kutbun savaşının devamı olmaktan öte bir şey değil. Ergenekon Davası’nın sonuçlanmasıyla birlikte darbeciler, gizli servis bağlantılı karanlık örgütler tasfiye edildi diyelim ki. Çok da güzel olurdu. Kontrgerilla ortadan kalkacak mı sanıyorsunuz? Her iktidar kendi kontrgerillasını oluşturabilir. Birileri gider, ötekiler gelir. Yani bu hesaplaşmadan yeni ve demokratik bir ikinci cumhuriyet çıkmaz. Çıksa çıksa yeni kavgalar, yeni husumetler çıkar. Önemli olan zihniyetlerin değişmesidir. Demokrasinin, medeniyetin, birarada yaşamanın özümsenmesidir.
Bu iki kutuplu mengeneden yakın bir zamanda nasıl çıkacağımız sorusu havada asılı duruyor hala.
Peki, Ahmet Altan çıkış yolu olarak ne öneriyor ona bakalım:
“Güney Kore’nin en büyük özelliği, komünist Kuzey Kore’nin komşusu olmasıydı.
Batı, aynı ülkenin “komünizmi” seçen parçasıyla, “kapitalizmi” seçen parçası arasındaki farkı bütün dünyaya göstermek, kapitalizmin “üstünlüğünü” Güney Kore üstünden kanıtlamak için harekete geçti.
1950’li yıllarda bir çöplük olan Güney Kore, “kapitalizmi seçen fakir ülkenin” nasıl zenginleştiğinin gösterilmesi için bir “model” olarak kullanıldı.
Kapitalist Batı bu “modelle” övündü.
….
Benim anlayabildiğim kadarıyla, Batı dünyası, özellikle de Amerika, bütün İslam âlemine, “laikliği, demokrasiyi” benimsemiş bir Müslüman ülkenin ne kadar başarılı ve zengin olabileceğini Türkiye üstünden kanıtlamak istiyor.
İlk çıktığı seyahatte Türkiye’ye gelen Obama, bizim parlamentoda yaptığı konuşmada, “11 Eylül’ün Bush kimliğinde simgeleşen çatışmacı, savaşçı, düşman ruhunun sona erdirildiğini” ve “barış döneminin” başladığını bütün dünyaya açıkladı.
….
Türkiye’nin kendisine biçilen “rolü” becermesi, zengin olması ve örnek haline gelmesi için yapması gerekenler de açıkça belirtildi.
Önemli olan Müslümanlıkla laikliği birarada yaşatabilmek.
Mutlu ve zengin bir ülke olmak için her türlü desteği bulacağız.
Tarih, bize büyük bir imkân sunuyor.
“Makûs talihimizi” yenebileceğimiz bir fırsat bu.
Eğer, dünyanın, tarihin ve çağın bizden istediklerini gerçekleştirmenin bizim yararımıza olduğunu anlayabilir ve bunları gerçekleştirecek enerjiyi gösterebilirsek, çok kısa bir süre sonra, bugüne dek hiç bilmediğimiz bir huzurun ve refahın içinde yaşayacağız.”
(Elhamdülillah laikiz- Ahmet Altan-Taraf Gazetesi, 07.04.2009)
Ah, Ahmet Altan!
Amerika’nın yeni moda politikası bu ve biz de zengin olacağız, öyle mi?
Biz kendimizi düzeltemiyoruz bari Batılılar bizi düzeltsin.
Onların da işlerine geliyor nasılsa bizim de işimize geliyor.
Win-win situation!
Ben sizin gerçekten bu kadar saf olduğunuza inanmak istiyorum. Gerçekten…
Amerika daha dün bizi model bir Ilımlı İslam ülkesi yapmak istiyordu. Yeşil kuşakla başlayıp, dinci parti ve cemaat ötgütlenmeleriyle vs. giderek İslamlaştık. Şimdi laik-müslüman modern bir ülke olmamızı istiyor.
Yarın? Yarın nasıl bir fikir atacaklar acaba ortaya bizim hayrımıza?!?
Hem yeni bir fikir oluşumu galiba bu! Yani hem Müslüman çoğunluk olup hem laik, demokratik ve çağdaş bir cumhuriyet olmak. Amerikalıların fikri!
Sahi bu Birinci Cumhuriyet Amerikalıların yeni (!) fikri olduğuna göre sizin İkinci Cumhuriyet kime karşı ve ne zaman kurulacak?
Etiketler:
Ahmet Altan,
Çetin Altan,
Ergenekon,
İkinci Cumhuriyet,
Mehmet Altan
11 Nisan 2009 Cumartesi
Yedi kat eller yakınım oldu...

Bazen, hani yıllardır bildiğiniz, sevdiğiniz ama o kadar da etkilenmediğiniz bir şarkı beklenmedik bir zamanda karşınıza çıkar ve oracıkta özdeşleşiverirsiniz onunla.
Bugün Silivri dönüşü radyoda Sertab'ın eski bir şarkısına rastladığımda bana da aynısı oldu. Sonra eve geldim ve Sertab'a imzalatmış da olduğum Lal albümünü arayıp durdum ama insanın kitap, film ve müzik hırsızı bir ablası olunca öyle arar arar bulamazsınız. Halbuki nasıl da dinleyesim vardı. Neyse sonra bilgisayarımdaki arşivde buldum.
Bir bahar günü beni hazırlıksız yakalayıp damarımdan tutan şarkı aslında biraz (!) arabesk, fakat bir o kadar da sahici. Şarkıların güzelliği de burdadır ya işte, sizi alır götürür, başka zamanlara, başka mekanlara, başka insanlara...
yok mu? senin insafın yok mu? / bir güleryüzün çok mu? /
dağ mısın, taş mısın?
uzak mı? bu eda, bu hal tuzak mı?/hak mısın bana, yasak mı?/
dost musun, düşman mısın?
iki gözüm seneler geçiyor/ gönül ektiğini biçiyor/
bir selam lutfet, bu ne çok hasret/ gel barışalım artık
canözüm bahar geldi/ dalları kiraz bastı
yedi kat eller yakınım oldu/ gel kavuşalım artık
Böyle yalın ve doğrudan. Gel barışalım diyor. Şarkıyı dinlerken, özellikle son dörtlükteki davetin sadeliği ve içtenliği insanı bu güneşli havada coşkun bir ruh haline garkediyor. En azından kimseyle küs kalamayan beni diyelim, daha da birşey demeyeyeyim. ( daha gelmem Davos'a! :)
Öyle sanıyorum Sezen Aksu bu şarkıyı Onno Tunç ile küs oldukları dönemde yazmıştı. Uzunca bir süre de öyle kaldıklarını hatırlıyorum. Onno Tunç'un ölümünden epeyce önce de iyi ki barışmışlardı.
İyi niyet ve barış elçisi miyim neyim bugün?
8 Nisan 2009 Çarşamba
Allah Yarattı Demem...
Başbakan’ın Yunus Emre’den alıntılamayı çok sevdiği bir söz var: “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü”Ne kadar derin anlamı olan yüce gönüllü bir deyiştir bu. Her varlıkta Tanrı’nın tezahür edişini anlatır. Üzerinde çokça düşünülüp yorumlar yapılabilir aslında ama benim dikkati çekmek istediğim nokta bu cümlenin içinde barındırdığı iyi niyete, kucaklayıcılığa, olgunluğa, hoşgörüye ve samimiyete odaklanmakla ilgili. İçlerinde Tanrı aşkı olanların her varlığa O’nun bir tezahürü olduğunu düşünerek sevgi ve anlayışla yaklaşmasını işaret eder.
Böylesine içten bir sözü bizlerin hele hele başbakanımızdan duyduğumuzda içimizde iyi, olumlu ve sevecen duygular hissetmemiz beklenir değil mi? Peki ama neden Erdoğan’ın ağzından bu cümleyi her duyduğumda bende böyle kekremsi, acı, eğreti bir tat bırakıyor? Onu düşündüm geçen gün.
O kadar sıklıkla kullanıyor ki üstelik. Acaba ondan mı? Hani bir şeyi çok sık söyleyince anlamını kaybeder, içi boşalır ya. Ama hayır. Daha ilk duyduğumda da aynı hisse kapılmıştım. Başbakan bu sözü nerelerde, hangi konularla ilgili söylemiş ona bir bakalım:
Ermenistan ile ilişkiler konusunda yaptığı bir konuşmada, dinsel ve etnik milliyetçilik ve ayrımcılık yapmayacaklarının altını çizerken…
Kürtlerle ilgili görüşlerini belirtirken yine ayrımcılık yapmayacaklarını söylerken…
Kendilerine oy vermeyenlerle ilgili ayrımcılık yapmayacaklarını dile getirirken…
Medeniyetler İttifakı projesini ne kadar sahiplendiğini anlatırken…
Bir de Uşak’ta yaptığı bir konuşma sırasında kendisinden af çıkartmalarını isteyen bir vatandaşa cevaben "Af yok. Suç işleyen cezasını çeker. Devletin katili affetme yetkisi yoktur. Benim bildiğim kadarıyla, affetme yetkisi maktulün varislerine aittir. Af çıkarırsak haksızlık yapmış oluruz. Böyle bir yasa çıkarırsak zulüm yapmış oluruz. Allah'ın yarattığı kula zulüm yapamayız. Biz yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" derken…- görüldü(!) :) Bu en sonuncuyu anlamadım. Anlayan varsa bana anlatsın lütfen.
Ne güzel hep olumlu ifadeler bunlar, değil mi? Fakat benim anlamadığım niye Kürt olan bir insanı Yaradandan ötürü sevelim? Ya da bir Ermeni’yi. Yani onları da Allah yarattı diye mi seveceğiz. Bu koşula mı bağlanıyoruz her seferinde? Bu insanların sevilecek başka bir yanları olamaz mı? Benden olmayanı sevebilmemin tek şartı yaradanın hatırı mı olmalı?
Annemin pek sıklıkla kullandığı meşhur bir Laz Atasözü’nü (!) hatırlattı bu bana: “Köpeğin hatırı yoksa sahibinin hatırı vardır.” Yani katlanamadığınız, sevmediğiniz birine en azından onun yanındaki sevdiğiniz saydığınız birinin hatırına katlanmanız gerektiğine dair bir söz.
Yunus Emre’nin dizesinin elbette bu yukarıdakiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bunu söylemeye çalışmıyorum. Anlatmak istediğim Başbakan’ın ağzından sıklıkla bu sözü dinlerken içimde beliren ekşi, nahoş hissin sebebinin Erdoğan’ın bence bu sözü özümseyerek değil anlamını kaydırararak, farkında olmadan bilinçaltını ifşa ederek kullanışından kaynaklandığını seziyor olmamdır.
Ne diyor Başbakan? Bize oy vermeyenler de vatandaşımızdır. Onlara da hizmetimizi götüreceğiz. Biz Yunus Emre kültürüyle büyüdük. Onları da severiz, yaradandan ötürü.
Sanki bunun arkasından şu gelecek hissine kapılıyor insan : “Ah, sizi Allah yaratmamış olsaydı var ya!" :)
Tamam, abarttım belki ama gözünüzün önüne getirmekte zorlanır mısınız yani Erdoğan’ı bu lafı söylerken? Hadi itiraf edin.
6 Nisan 2009 Pazartesi
Elif Şafak- Aşk

GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI:
"Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği "Bırak kendini, ko gitsin!"
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!"
Elif Şafak Aşk adlı romanında 'Aşkın Şeriatı'nı yazıyor. Kahramanlarımız ise Şems-i Tebrizi, Celaleddini Rumi ve Ella Rubinstein adlı orta yaşlı bir kadın...
Halen okuyorum(ilgiyle). Yorumlar sonra...
29 Mart 2009 Pazar
Son İzlediklerimden Kısa Kısa
Revolutionary Road(Hayallerin Peşinde)
Kate Winslet-Leonardo DiCaprio ikilisine Titatic filmindeki halleri yüzünden (!) hafiften gıcık olmama rağmen bu sezon merak ettiğim filmlerden biriydi. Merakıma da değdi çünkü uzun zamandır izlediğim en iyi oyunculuklardı gerçekten. Buradaki rolü Kate Winslet’a Oscar’ı kazandırmış olsa da ben özellikle Leonardo DiCaprio’ya dikkati çekmek istiyorum. İnandırıcı, derin ama abartısız oyunuyla adeta oynamıyor, yaşıyor sanırsınız. Çok çok beğendim.
Film 50’lerde, banliyöde yaşayan, orta sınıf, dışarıdan herkesin gıpta ile izlediği ancak kendi içlerinde evliliğin ve hayatın tekdüzeliğiyle boğulan Frank ve April Wheeler çifti üzerine odaklanıyor. İçinde bulundukları sıkışmışlıktan çıkma arzusunu radikal biçimde ilk ortaya koyan April oluyor. Güçlü ama kafası karışık, aynı zamanda çaresiz, depresif bir kadın karakteriyle özdeşleşiyoruz. Frank ise bu çıkmazda kendince ufak bir ‘kaçamak’la oyalanmaktadır. April Paris’e yerleşme fikrini önce Frank’e kabul ettirse de bu hayal istedikleri gibi gelişmiyor. Hayatın tuhaf ve acımasız gerçeklerine(!) bir şekilde boyun eğmek zorunda hissediyorlar.
İngiliz yönetmen Sam Mendes daha önce Amerikan Güzeli’nde de benzer bir konuyu ele almıştı. Ancak benim görüşüm bu film ondan daha sade ama daha güçlü ve inandırıcı bir anlatım içeriyor. Çok sağlam bir film.
Vicky Christina Barcelona
Woody Allen, yine ilişkiler meselesine el atıyor ama son birkaç filminde bizi artık New York’tan çıkarıyor. Emekliliğinde dünyayı gezmeye çıkan yaşlı turistler misali, fakat çalışmadan duramadığı için hem çalışıp hem tatil yapıyor yönetmenimiz zannımca :)
Bu defa Barcelona’dayız. Renkler, ışık, mekanlar, atmosfer gerçek bir Akdeniz havasını veriyor bize. İçimiz sıcacık oluyor. Buna bir de güzel kadınlar, erkekler ve çoktan seçmeli ilişkiler eklenince tam bir eğlencelik seyirlik olmuş. Filmin başrollerinde Penelope Cruz, onun yanında seksapeli biraz sönük kalsa da Scarlett Johanssonn, Javier Bardem ve Rebecca Hall var.
İki Amerikalı kız arkadaş tatile Barcelona’ya gelirler, bohem bir ressamla tanışırlar, ressamın tutku dolu ve kaçık eski karısı da kadroya eklenince şenlik başlar. Filmdeki tiplemeler ve aralarındaki ilişkiler epeyce bir klişe olmakla beraber bu klişelere hayatın içinde rastlamadığımızı kim iddia edebilir? Woody Allen karakterleri aracılığıyla biraz bizlerle dalga geçiyor gibi görünse bile gerçekçilik hissini de farkettirmeden insana geçiriyor her nasılsa. Sonuçta izlerken zevk veren, sinematografisi pek tabii ki mükemmel, tatil havasında ama asla içeriği boş olmayan bir film.
Caramel
Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi Caramel. Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünde oynadığı bir ilk film. Ama samimiyetiyle insanın yüreğine dokunmayı başaran ve hani izledikten sonra beyninizde resimlerinin dolaşmaya devam ettiği filmlerden.
Yönetmen, Beyrut’ta bir kuaför salonu dekorunda 5 kadının birbirleriyle, hayatla, dinle, yaşadıkları çevrenin değer yargılarıyla olan ilişkilerinin resmini çekiyor. Fazlasıyla bir kadın filmi diyebiliriz. Gerçi izlerken doğulu kadınlara özgü yaygaradan başım şiştiyse de (!) filmin dekorunun Beyrut olması, buradaki kadınların görsel olarak batılı kadınlara benzemeye çalışırken aynı hızla değer yargılarını aşamıyor oluşları ve arada kalmışlıklarıyla biraz ülkemdeki duruma da
benzerlik göstermeleri ilgimi çeken etkenler oldu. Ayrıca filmin anlatımındaki yumuşaklık, kadın bakış açısı, karakterlerin öykülerinin tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ucunun açık bırakılması, doğuya özgü cana yakınlık, renklilik insanda film keşke daha uzun sürseydi hissini uyandırıyor-ki bu da güzel bir şey. Derdini adı gibi karamel tadında anlatan hoş bir romantik komedi.
Filmdeki başrol oyuncularının çoğu profesyonel oyuncu değiller. Buna rağmen oyunlar çok etkileyici.
Bu arada filmin yönetmeni Nadine Labaki’nin bir röportajını da izledim ve ana dili Arapça olan birinin bu kadar akıcı, zengin, hatasız, düzgün bir ifadeyle İngilizce konuşması sinirimi bozdu! Çok kıskandım. :)
The World Unseen


Kadın filmi demişken, Hint-Güney Afrika kökenli İngiliz yazar Shamim Sarif’in aynı adlı romanından yönetmenliğini kendi üstlenerek sinemaya uyarladığı The World Unseen filminden de sözedeyim.
Siyahların ülkesinde beyazların sözünün geçtiği, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılığın had safhada olduğu 50’li yıllardaki Güney Afrika dekorunda, Hint asıllı iki kadının birbirlerine aşık olmalarının öyküsü.
Biraz Kızarmış Yeşil Domatesler filmini hatırlatan havasıyla film, Cape Town’da çoğunluk kadınların aksine ekonomik özgürlüğü olan (kafe işletmecisi), pantolon giyen, başına buyruk oğlan çocuğu havasındaki Amina ile başlıca özelliği kendi tanımlamasıyla "ev kadınlığı ve annelik" olan, çekingen karakterli geleneksel bir kadın profilindeki Miriam’ ın karşılaştıkları andan itibaren havada uçuşan pırıltılı kıvılcımlarla başlıyor. Sonrasında bu etkileşim yaşadıkları çevrenin sosyal ve politik ortamında tutuk, çekingen, kaygılı ama karşı
konulmaz ve kaçınılmaz, masum, cesur ve bir o kadar imkansız bir aşka dönüşüyor.
Filmin başrollerinde kimyaları birbirine uymuş olan Sheetal Sheth (Amina) ve Lisa Ray (Miriam) gerçekten çok uyumlu ve başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Hint-Polonyalı kökenli Kanadalı aktrist Lisa Ray’in Bollywood'da olduğu kadar Hollywood’da ilgi görmemesi enteresan çünkü hem oyunculuğu hem de dupduru güzelliğiyle dikkat çekici.
Sinematografik bazı ufak tefek hatalar içerse de, hoş görüntüleri, samimi, hassas, dikkatli ve şevkatli hikâye anlatımıyla insanı yakalayan, chick flick tadında, hoş bir romantik drama.
The Curious Case of Benjamin Button ( Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi)

Benjamin Button'a da bir iki satır değmeden geçemeyeceğim galiba.
Biz dünyalıların tersine yaşlı doğup giderek gençleşen ancak geriye doğru da olsa zamanı durduramayan bir adamın buruk hikayesi bu. Film üzerine çok şeyler söylenebilir mutlaka ama değişik konusuna rağmen insanı sarıp sarmalayamıyor yine de. Koca filmden, beni düşündüren ve aklımda kalanlar şunlar oldu:
Hayatın en zirve yaşlarının 30-45 yaş aralığı olduğu gerçeği, Kate Blanchett'ın bir sahnede harikulade bir biçimde "kısmet" deyişi ve Benjamin'in kendisine sorulan " Hani aşık olduğun bir kadın vardı. Ona ne oldu?" sorusuna dinginlikle verdiği cevap: "Kendi yoluna gitti"
Brad Pitt, Kate Blanchett başrollerde. Yönetmen David Fincher'ın diğer filmlerine oranla bu biraz daha sönük kalmış bana kalırsa.
Kate Winslet-Leonardo DiCaprio ikilisine Titatic filmindeki halleri yüzünden (!) hafiften gıcık olmama rağmen bu sezon merak ettiğim filmlerden biriydi. Merakıma da değdi çünkü uzun zamandır izlediğim en iyi oyunculuklardı gerçekten. Buradaki rolü Kate Winslet’a Oscar’ı kazandırmış olsa da ben özellikle Leonardo DiCaprio’ya dikkati çekmek istiyorum. İnandırıcı, derin ama abartısız oyunuyla adeta oynamıyor, yaşıyor sanırsınız. Çok çok beğendim. Film 50’lerde, banliyöde yaşayan, orta sınıf, dışarıdan herkesin gıpta ile izlediği ancak kendi içlerinde evliliğin ve hayatın tekdüzeliğiyle boğulan Frank ve April Wheeler çifti üzerine odaklanıyor. İçinde bulundukları sıkışmışlıktan çıkma arzusunu radikal biçimde ilk ortaya koyan April oluyor. Güçlü ama kafası karışık, aynı zamanda çaresiz, depresif bir kadın karakteriyle özdeşleşiyoruz. Frank ise bu çıkmazda kendince ufak bir ‘kaçamak’la oyalanmaktadır. April Paris’e yerleşme fikrini önce Frank’e kabul ettirse de bu hayal istedikleri gibi gelişmiyor. Hayatın tuhaf ve acımasız gerçeklerine(!) bir şekilde boyun eğmek zorunda hissediyorlar.
İngiliz yönetmen Sam Mendes daha önce Amerikan Güzeli’nde de benzer bir konuyu ele almıştı. Ancak benim görüşüm bu film ondan daha sade ama daha güçlü ve inandırıcı bir anlatım içeriyor. Çok sağlam bir film.
Vicky Christina Barcelona
Bu defa Barcelona’dayız. Renkler, ışık, mekanlar, atmosfer gerçek bir Akdeniz havasını veriyor bize. İçimiz sıcacık oluyor. Buna bir de güzel kadınlar, erkekler ve çoktan seçmeli ilişkiler eklenince tam bir eğlencelik seyirlik olmuş. Filmin başrollerinde Penelope Cruz, onun yanında seksapeli biraz sönük kalsa da Scarlett Johanssonn, Javier Bardem ve Rebecca Hall var.
İki Amerikalı kız arkadaş tatile Barcelona’ya gelirler, bohem bir ressamla tanışırlar, ressamın tutku dolu ve kaçık eski karısı da kadroya eklenince şenlik başlar. Filmdeki tiplemeler ve aralarındaki ilişkiler epeyce bir klişe olmakla beraber bu klişelere hayatın içinde rastlamadığımızı kim iddia edebilir? Woody Allen karakterleri aracılığıyla biraz bizlerle dalga geçiyor gibi görünse bile gerçekçilik hissini de farkettirmeden insana geçiriyor her nasılsa. Sonuçta izlerken zevk veren, sinematografisi pek tabii ki mükemmel, tatil havasında ama asla içeriği boş olmayan bir film.
Caramel
Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi Caramel. Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünde oynadığı bir ilk film. Ama samimiyetiyle insanın yüreğine dokunmayı başaran ve hani izledikten sonra beyninizde resimlerinin dolaşmaya devam ettiği filmlerden. Yönetmen, Beyrut’ta bir kuaför salonu dekorunda 5 kadının birbirleriyle, hayatla, dinle, yaşadıkları çevrenin değer yargılarıyla olan ilişkilerinin resmini çekiyor. Fazlasıyla bir kadın filmi diyebiliriz. Gerçi izlerken doğulu kadınlara özgü yaygaradan başım şiştiyse de (!) filmin dekorunun Beyrut olması, buradaki kadınların görsel olarak batılı kadınlara benzemeye çalışırken aynı hızla değer yargılarını aşamıyor oluşları ve arada kalmışlıklarıyla biraz ülkemdeki duruma da
benzerlik göstermeleri ilgimi çeken etkenler oldu. Ayrıca filmin anlatımındaki yumuşaklık, kadın bakış açısı, karakterlerin öykülerinin tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ucunun açık bırakılması, doğuya özgü cana yakınlık, renklilik insanda film keşke daha uzun sürseydi hissini uyandırıyor-ki bu da güzel bir şey. Derdini adı gibi karamel tadında anlatan hoş bir romantik komedi. Filmdeki başrol oyuncularının çoğu profesyonel oyuncu değiller. Buna rağmen oyunlar çok etkileyici.
Bu arada filmin yönetmeni Nadine Labaki’nin bir röportajını da izledim ve ana dili Arapça olan birinin bu kadar akıcı, zengin, hatasız, düzgün bir ifadeyle İngilizce konuşması sinirimi bozdu! Çok kıskandım. :)
The World Unseen


Kadın filmi demişken, Hint-Güney Afrika kökenli İngiliz yazar Shamim Sarif’in aynı adlı romanından yönetmenliğini kendi üstlenerek sinemaya uyarladığı The World Unseen filminden de sözedeyim.
Siyahların ülkesinde beyazların sözünün geçtiği, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılığın had safhada olduğu 50’li yıllardaki Güney Afrika dekorunda, Hint asıllı iki kadının birbirlerine aşık olmalarının öyküsü.
Biraz Kızarmış Yeşil Domatesler filmini hatırlatan havasıyla film, Cape Town’da çoğunluk kadınların aksine ekonomik özgürlüğü olan (kafe işletmecisi), pantolon giyen, başına buyruk oğlan çocuğu havasındaki Amina ile başlıca özelliği kendi tanımlamasıyla "ev kadınlığı ve annelik" olan, çekingen karakterli geleneksel bir kadın profilindeki Miriam’ ın karşılaştıkları andan itibaren havada uçuşan pırıltılı kıvılcımlarla başlıyor. Sonrasında bu etkileşim yaşadıkları çevrenin sosyal ve politik ortamında tutuk, çekingen, kaygılı ama karşı
konulmaz ve kaçınılmaz, masum, cesur ve bir o kadar imkansız bir aşka dönüşüyor.Filmin başrollerinde kimyaları birbirine uymuş olan Sheetal Sheth (Amina) ve Lisa Ray (Miriam) gerçekten çok uyumlu ve başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Hint-Polonyalı kökenli Kanadalı aktrist Lisa Ray’in Bollywood'da olduğu kadar Hollywood’da ilgi görmemesi enteresan çünkü hem oyunculuğu hem de dupduru güzelliğiyle dikkat çekici.
Sinematografik bazı ufak tefek hatalar içerse de, hoş görüntüleri, samimi, hassas, dikkatli ve şevkatli hikâye anlatımıyla insanı yakalayan, chick flick tadında, hoş bir romantik drama.
The Curious Case of Benjamin Button ( Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi)

Benjamin Button'a da bir iki satır değmeden geçemeyeceğim galiba.
Biz dünyalıların tersine yaşlı doğup giderek gençleşen ancak geriye doğru da olsa zamanı durduramayan bir adamın buruk hikayesi bu. Film üzerine çok şeyler söylenebilir mutlaka ama değişik konusuna rağmen insanı sarıp sarmalayamıyor yine de. Koca filmden, beni düşündüren ve aklımda kalanlar şunlar oldu:
Hayatın en zirve yaşlarının 30-45 yaş aralığı olduğu gerçeği, Kate Blanchett'ın bir sahnede harikulade bir biçimde "kısmet" deyişi ve Benjamin'in kendisine sorulan " Hani aşık olduğun bir kadın vardı. Ona ne oldu?" sorusuna dinginlikle verdiği cevap: "Kendi yoluna gitti"
Brad Pitt, Kate Blanchett başrollerde. Yönetmen David Fincher'ın diğer filmlerine oranla bu biraz daha sönük kalmış bana kalırsa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

