29 Mart 2009 Pazar

Son İzlediklerimden Kısa Kısa

Revolutionary Road(Hayallerin Peşinde)

Kate Winslet-Leonardo DiCaprio ikilisine Titatic filmindeki halleri yüzünden (!) hafiften gıcık olmama rağmen bu sezon merak ettiğim filmlerden biriydi. Merakıma da değdi çünkü uzun zamandır izlediğim en iyi oyunculuklardı gerçekten. Buradaki rolü Kate Winslet’a Oscar’ı kazandırmış olsa da ben özellikle Leonardo DiCaprio’ya dikkati çekmek istiyorum. İnandırıcı, derin ama abartısız oyunuyla adeta oynamıyor, yaşıyor sanırsınız. Çok çok beğendim.

Film 50’lerde, banliyöde yaşayan, orta sınıf, dışarıdan herkesin gıpta ile izlediği ancak kendi içlerinde evliliğin ve hayatın tekdüzeliğiyle boğulan Frank ve April Wheeler çifti üzerine odaklanıyor. İçinde bulundukları sıkışmışlıktan çıkma arzusunu radikal biçimde ilk ortaya koyan April oluyor. Güçlü ama kafası karışık, aynı zamanda çaresiz, depresif bir kadın karakteriyle özdeşleşiyoruz. Frank ise bu çıkmazda kendince ufak bir ‘kaçamak’la oyalanmaktadır. April Paris’e yerleşme fikrini önce Frank’e kabul ettirse de bu hayal istedikleri gibi gelişmiyor. Hayatın tuhaf ve acımasız gerçeklerine(!) bir şekilde boyun eğmek zorunda hissediyorlar.

İngiliz yönetmen Sam Mendes daha önce Amerikan Güzeli’nde de benzer bir konuyu ele almıştı. Ancak benim görüşüm bu film ondan daha sade ama daha güçlü ve inandırıcı bir anlatım içeriyor. Çok sağlam bir film.


Vicky Christina Barcelona

Woody Allen, yine ilişkiler meselesine el atıyor ama son birkaç filminde bizi artık New York’tan çıkarıyor. Emekliliğinde dünyayı gezmeye çıkan yaşlı turistler misali, fakat çalışmadan duramadığı için hem çalışıp hem tatil yapıyor yönetmenimiz zannımca :)

Bu defa Barcelona’dayız. Renkler, ışık, mekanlar, atmosfer gerçek bir Akdeniz havasını veriyor bize. İçimiz sıcacık oluyor. Buna bir de güzel kadınlar, erkekler ve çoktan seçmeli ilişkiler eklenince tam bir eğlencelik seyirlik olmuş. Filmin başrollerinde Penelope Cruz, onun yanında seksapeli biraz sönük kalsa da Scarlett Johanssonn, Javier Bardem ve Rebecca Hall var.

İki Amerikalı kız arkadaş tatile Barcelona’ya gelirler, bohem bir ressamla tanışırlar, ressamın tutku dolu ve kaçık eski karısı da kadroya eklenince şenlik başlar. Filmdeki tiplemeler ve aralarındaki ilişkiler epeyce bir klişe olmakla beraber bu klişelere hayatın içinde rastlamadığımızı kim iddia edebilir? Woody Allen karakterleri aracılığıyla biraz bizlerle dalga geçiyor gibi görünse bile gerçekçilik hissini de farkettirmeden insana geçiriyor her nasılsa. Sonuçta izlerken zevk veren, sinematografisi pek tabii ki mükemmel, tatil havasında ama asla içeriği boş olmayan bir film.


Caramel

Geçen yıl festivalde kaçırdığım filmlerden biriydi Caramel. Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin hem yazıp, hem yönetip, hem de başrolünde oynadığı bir ilk film. Ama samimiyetiyle insanın yüreğine dokunmayı başaran ve hani izledikten sonra beyninizde resimlerinin dolaşmaya devam ettiği filmlerden.

Yönetmen, Beyrut’ta bir kuaför salonu dekorunda 5 kadının birbirleriyle, hayatla, dinle, yaşadıkları çevrenin değer yargılarıyla olan ilişkilerinin resmini çekiyor. Fazlasıyla bir kadın filmi diyebiliriz. Gerçi izlerken doğulu kadınlara özgü yaygaradan başım şiştiyse de (!) filmin dekorunun Beyrut olması, buradaki kadınların görsel olarak batılı
kadınlara benzemeye çalışırken aynı hızla değer yargılarını aşamıyor oluşları ve arada kalmışlıklarıyla biraz ülkemdeki duruma da

benzerlik göstermeleri ilgimi çeken etkenler oldu. Ayrıca filmin anlatımındaki yumuşaklık, kadın bakış açısı, karakterlerin öykülerinin tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ucunun açık bırakılması, doğuya özgü cana yakınlık, renklilik insanda film keşke daha uzun sürseydi hissini uyandırıyor-ki bu da güzel bir şey. Derdini adı gibi karamel tadında anlatan hoş bir romantik komedi.

Filmdeki başrol oyuncularının çoğu profesyonel oyuncu değiller. Buna rağmen oyunlar çok etkileyici.

Bu arada filmin yönetmeni Nadine Labaki’nin bir röportajını da izledim ve ana dili Arapça olan birinin bu kadar akıcı, zengin, hatasız, düzgün bir ifadeyle İngilizce konuşması sinirimi bozdu! Çok kıskandım.
:)


The World Unseen











Kadın filmi demişken, Hint-Güney Afrika kökenli İngiliz yazar Shamim Sarif’in aynı adlı romanından yönetmenliğini kendi üstlenerek sinemaya uyarladığı The World Unseen filminden de sözedeyim.

Siyahların ülkesinde beyazların sözünün geçtiği, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılığın had safhada olduğu 50’li yıllardaki Güney Afrika dekorunda, Hint asıllı iki kadının birbirlerine aşık olmalarının öyküsü.

Biraz Kızarmış Yeşil Domatesler filmini hatırlatan havasıyla film, Cape Town’da çoğunluk kadınların aksine ekonomik özgürlüğü olan (kafe işletmecisi), pantolon giyen, başına buyruk oğlan çocuğu havasındaki Amina ile başlıca özelliği kendi tanımlamasıyla "ev kadınlığı ve annelik" olan, çekingen karakterli geleneksel bir kadın profilindeki Miriam’ ın karşılaştıkları andan itibaren havada uçuşan pırıltılı kıvılcımlarla başlıyor. Sonrasında bu etkileşim yaşadıkları çevrenin sosyal ve politik ortamında
tutuk, çekingen, kaygılı ama karşı

konulmaz ve kaçınılmaz, masum, cesur ve bir o kadar imkansız bir aşka dönüşüyor.

Filmin başrollerinde kimyaları birbirine uymuş olan Sheetal Sheth (Amina) ve Lisa Ray (Miriam) gerçekten çok uyumlu ve başarılı oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Hint-Polonyalı kökenli Kanadalı aktrist Lisa Ray’in Bollywood'da olduğu kadar Hollywood’da ilgi görmemesi enteresan çünkü hem oyunculuğu hem de dupduru güzelliğiyle dikkat çekici.

Sinematografik bazı ufak tefek hatalar içerse de, hoş görüntüleri, samimi, hassas, dikkatli ve şevkatli hikâye anlatımıyla insanı yakalayan, chick flick tadında, hoş bir romantik drama.

The Curious Case of Benjamin Button ( Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi)


Benjamin Button'a
da bir iki satır değmeden geçemeyeceğim galiba.

Biz dünyalıların tersine yaşlı doğup giderek gençleşen ancak geriye doğru da olsa zamanı durduramayan bir adamın buruk hikayesi bu. Film üzerine çok şeyler söylenebilir mutlaka ama değişik konusuna rağmen insanı sarıp sarmalayamıyor yine de. Koca filmden, beni düşündüren ve aklımda kalanlar şunlar oldu:

Hayatın en zirve yaşlarının 30-45 yaş aralığı olduğu gerçeği, Kate Blanchett'ın bir sahnede harikulade bir biçimde "kısmet" deyişi ve Benjamin'in kendisine sorulan " Hani aşık olduğun bir kadın vardı. Ona ne oldu?" sorusuna dinginlikle verdiği cevap: "Kendi yoluna gitti"

Brad Pitt, Kate Blanchett başrollerde. Yönetmen David Fincher'ın diğer filmlerine oranla bu biraz daha sönük kalmış bana kalırsa.

Hiç yorum yok: