
Kitabı alırken aslında biraz önyargılıydım. Daha önceki romanlarını o kadar sevmemiştim çünkü. Ama hem konu 'aşk' olunca hem de içinde Mevlana ve Şems de olunca merakım ağır bastı. İyi ki de basmış.
Elif Şafak bu romanı neden İngilizce olarak yazmış diye düşündüm ilkin. Çünkü böyle bir roman Türkçe yazılsaydı çok daha zengin, çok daha lezzetli olurdu eminim. Belki de Türkçe edebiyatına pek güvenememiştir diye içimden geçirdim. Bunda da doğruluk payı olduğunu hissediyorum açıkçası. Yazarın kendisi de bir röportajında “İngilizcem anadilim kadar iyi değil tabii ki ama bana heyecan veriyor. Yazarken İngilizce’nin yarattığı mesafe bana iyi geliyor” (Vatan Gazetesi, 22.03.2009) diye açıklamış bu durumu.
Romanın anlatımı ve kurgusu Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını hatırlatıyor biraz. Ama oradaki ‘yazarlık’ çok iddialı ve hayranlık uyandırıcıydı, bunda ise daha çok gönülden kopan bir akıcılık var. Dili filan önemsemiyorsunuz okurken. Önemseyecek olsanız kitabın geçtiği dönem itibariyle dilin aşırı düzlüğü sizi rahatsız edebilir. Fakat anlatılan ve size yaşatılan aşkın kendisi zaten öyle büyüleyici ki, yazarın varlığını bu hikâyede hissetmiyorsunuz bile.
Elif Şafak aşkı öylesine sahici, öylesine içten, sade, dürüstçe ve tutkuyla anlatıyor ki, bilmiyorum belki benzer duyguları daha önce çok yoğun yaşamışlığımdan mıdır nedir, tüm anlatılanları üstünüze alınıyorsunuz. Sanki bir yerlerden bu hikâye bana özellikle gelmiş-gönderilmiş gibi oldum okurken. Oradaki mistisizmden, sufizmden fena halde etkilendim galiba. Çok ağladım. Çok düşündüm. Ve deli gibi 'hissettim'. Kalbim hızlandı yer yer, heyecanlandım. Öylesine yoğun bir ilişki kurdum ki kitapla, bitince de ayrılamadım. Hala başucumda duruyor.
Hem Ella’nın başına gelen; hiç tanımadığı Aziz’le dünyanın bir ucundan yazışarak başlayan ve ilerleyen aşkın safhaları, kıvrımlarıyla, hayali ve sıradan gibi görünen ama aslında tümüyle ruhani, saf ve aynı zamanda ayakları yine de yere basan dünyevi (adına, sıfatına ne derseniz deyin) aşkla özdeşleşiyor (o mektupların tıpatıp aynılarını bir zamanlar birine yazmış olduğumdan olsa gerek?), hem de Rumi’nin Şems’le büyülenişini neredeyse ruhumda birebir yaşıyordum okurken. Şems’in kırk kuralını ise sanki bana söyleniyormuş gibi özümsedim, içselleştirdim. Eminim okuyan herkeste benzer duygular uyanmıştır.
Aşkla ilgili meselesi olanların kitaba balıklama dalmalarını tavsiye etmem. Çünkü hazırlıksız yakalanabilirsiniz.
Rumi’nin Şems’i kaybettikten sonra hislerini anlattığı bölümden:
“Sevdiğin birini yitirince bir yanın onunla beraber kaybolur. Terk edilmiş hayaletli bir ev gibi buruk bir yalnızlığa esir olur, eksik kalırsın. İçinde bir sır gibi, giden sevgilinin yokluğunu taşırsın. Öyle bir yara ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gene de canını yakar. Öyle bir yara ki iyileştiğinde bile kanar. Bir daha gülemeyeceğini, asla hafiflemeyeceğini sanırsın. Karanlıkta el yordamıyla ilerler gibi akar hayat. Önünü göremeden, yönünü bilemeden, sadece şu anı kurtararak… Gönlünün kandili sönmüş, zifiri gecede kalmışsındır. Ama işte ancak böyle durumlarda, yani iki göz birden karanlıkta kalınca, bir üçüncü göz açılır insanda. Kapanmayan bir göz…
Yani kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakınca her yerde görmeye başlarsın…” **
Yazarın kendisi röportajlarında konuşurken ilahi aşkla dünyevi aşkı ayırıyor ama romanda öyle değil. Aşkı dünyevisiyle, ruhanisiyle, önyargısız, olduğu gibi her şeyiyle bir bütün olarak almış. Aşk’ın kendisi zaten tanrısal bir şey değil mi?
İşte Şems’in Kırk Kuralı’nın biri:
“Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi, cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya dışındasındır, hasretinde.”
** Çağrışım yaptı: “ now i know you’re somewhere/ you’re everywhere to me/ you’re the color of the sky/ a reason to believe” By the Boab Tree, Ophelia of the Spirits- Australia Soundtrack Album,2008.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder